VistilefAkademik

VistilefAkademik, puanlı ama hakemSİZ bir akademik elektronik dergidir. Burada yayınlanan tüm makaleler ve araştırma sonuçları titiz bir akademik elemeden geçirilerek yayınlanır. Dergi aynı zamanda "Felsefe ve İletişim Politikaları Araştırma Merkezi"nin yayın organıdır. Yayın dili Türkçe ve İngilizce'dir. Makalelerin görüşleri yazarlarına aittir. Editör: Prof. Dr. Veysel Batmaz (© Copyright/Telif hakları Veysel Batmaz'a aittir.)

29 Ekim 2009

 
Kitap Tanıtımı/Book Review

Why Research Universities Should Be Led by Top Scholars


by Amanda H. Goodall / University of WarwickPrinceton Univ. Press 2009


Chapter 1 [PDF]


Socrates in the Boardroom argues that world-class scholars, not administrators, make the best leaders of research universities. Amanda Goodall cuts through the rhetoric and misinformation swirling around this contentious issue--such as the assertion that academics simply don't have the managerial expertise needed to head the world's leading schools--using hard evidence and careful, dispassionate analysis. She shows precisely why experts need leaders who are experts like themselves.


Goodall draws from the latest data on the world's premier research universities along with in-depth interviews with top university leaders both past and present, including University of Pennsylvania President Amy Gutmann; Derek Bok and Lawrence Summers, former presidents of Harvard University; John Hood, former vice chancellor of the University of Oxford; Cornell University President David Skorton; and many others. Goodall explains why the most effective leaders are those who have deep expertise in what their organizations actually do. Her findings carry broad implications for the management of higher education, and she demonstrates that the same fundamental principle holds true for other important business sectors as well.
Experts, not managers, make the best leaders. Read Socrates in the Boardroom and learn why.


Amanda H. Goodall is a Leverhulme Fellow at Warwick Business School at the University of Warwick.


"I started reading this book with some skepticism, since I was doubtful that a convincing empirical case could be made for its key empirical proposition--that research universities should be led by top scholars. I was wrong. This is a first-rate piece of work that combines sensitive use of quantitative data with strong qualitative data. Although the topic is obviously important and frequently discussed, I know of no other systematic study of it. The book should be read by people in the business of identifying university presidents, and also by students of leadership and organizational practice."--William G. Bowen, former president of Princeton University and coauthor of The Shape of the River

"An invaluable and convincing case for why knowledge-based organizations such as major research universities and R & D organizations would increase the probability of success by choosing for their top leadership roles those who are acknowledged thought leaders and experts in their field."--Warren Bennis, distinguished professor of business at the University of Southern California, author of On Becoming a Leader, and coauthor of Transparency

"This is a fascinating book, focused primarily--but not exclusively--on correlations between the excellence of universities and the academic distinction of their leaders. Goodall demonstrates significant such correlations, particularly for American universities. This is a book of considerable interest and significance, and it should be required reading for every university trustee or governor."--Robert M. May, University of Oxford

http://press.princeton.edu/titles/9017.html

Posted by Reflection Cafe at 10/26/2009

28 Eylül 2009

 

Medyada Bir Dönem Kapanıyor:
“Yıldo” Demokrasisi Vergi Kıskacında

PROF. DR. VEYSEL BATMAZ

Tarihin tekerleği kendini mükemmeleştirmeye doğru dönüyor. Hegelce söylersek “tarihin ruhu” teleolojik devinimle yapıları değiştirip, kendinin bilincine varıyor. Zaman zaman da geriye dönüp, şöyle bir bakıyor.

Türkiye medya tarihinde kara bir sayfa olarak yer alacak olan 1994-2009 dönemi kapanmaya yüz tutmuşken, açılmaya evrimleşen bu ülkenin yeni “dördüncü kuvveti” henüz ufukta görünmüyor. Anlık bir Lukacsvâri “aklın yıkımı” içindeyiz. Eskiye dönerken yeniyi yaratmanın dinamiğine kim sahip, analiz edilmesi gereken bu. Talip olunması gereken konum da bu. Şimdilik herkes kötümser ama karamsar değiliz.


TANIM
2001-2009 tarihleri arasında, Türkiye’nin medyasına MEME diyerek (MM: Mainstream Media, Merkez Medya, Mümtaz Medya, Malum Medya, Migros Medyası, Menfur Medya, Münafık Medya, Malum Medya, Müptezel Medya, Marduk Medyası, Meczup Medya, Madrabaz Medya, Mal Medya, Maf-ü perişan Medya, Muhip Medya, vb.) hitap ettiğim sayfalar dolusu (ilkönce haber3.com ve dorduncukuvvetmedya.com sitelerinde yayınlanan ve daha sonra çoğu kitap olan) yazılarımın retrospektif okumalarından elde edilecek olan kısaca şu: Türkiye kamusu, Hürriyet varakının Aydın Doğan tarafından satın alınmasından sonra bir “cahilleştirilme dönemine” girdi. Bu “cahilleştirilme dönemi,” amiral gemisi olarak da nitelenen Hürriyet gazetesinin başına 1991’de “o her yere ilkönce danışman kimliği ile ayak basan” (Bkz: Sedat Ergin, Hürportreler) Ertuğrul Özkök’ün geçmesi ile başladığını söylemek de olasıdır ancak bu dönemin tam anlamıyla devletsel bir insiyak ile Aydın Doğan’ın Hürriyet sermayedarı olduğu yılla (1994) başlatmak yerinde olur. Bu, 12 Eylül’ün Türkiye’de bıraktığı acı tortu, kamunun cahilleştirilme işleminin işlev olarak yükümlendirildiği MEME’den başka medyanın ortadan silinmesi operasyonudur. 1987’deki siyasi yasakların kaldırılması için yapılan referandumunun yüzde 50.16 “evet kalksın”, yüzde 49.84 “hayır kalkmasın” ile sonuçlanması sonrasında biteceği gibi görünen 12 Eylül depolitizasyonu dediğimiz, bazılarının dezpolitizasyon dediği (Bkz: Ertuğrul Mavioğlu) toplumsal karabasanın kamusal tortusu, kekremsi ve sinsi bir tarzda, E. Özkök ve A. Doğan’ın medyaya çöreklenmesiyle, 1991-94 arasında sağlam bir basubadelmevt (yeniden diriliş) bulmuştur. İşte bu yıllardan günümüze kadarına “cahiliye dönemi” diyorum.

NEDEN
E. Özkök’ün 11 Eylül 1994 tarihli Hürriyet varakındaki “köşeci yazması,” (siz buna “köşe yazısı” dersiniz) Türkiye’nin şu sıralarda tarih olmaya yüz tutan “cahiliye dönemi” yazgısını kelimesi kelimesine tanımlıyordu. Bizim 11 Eylül’ümüz işte bu yazıdır.

E. Özkök, o yazı denen şeyinde, tam da Aydın Doğan’ın Hürriyet harekatından biraz sonra, konuşma dilimize “kafa koparma” gibi mutena bir deyim kazandıran, o sıralarda Özal ve Uzan’ın Star TV’sinde Süper Turnike programını sunan “Yıldo” lâkaplı Ahmet Yıldırım Benayyat adlı Konya’lı tatlı bir gevezenin televizyonda “geceyarısı muhabbeti” yapmasını, “Türk gecelerinin beyaz saçlı prensi konuşuyor... müthiş bir demokrasi dersi... o muhabbetlerde Türkiye’yi yeniden inşa etme, bu ülkeyle gurur duyma, insanları, hayvanları, çevreyi sevme muhabbetine katılacaksınız. Türkiye asıl şimdi konuşmaya başladı...” nidalarıyla demokrasi ile özdeşleştirmesi, Türkiye’de cahilleştirmenin miladı olarak kabul edilmesi mümkündür.

Hatırlayan hatırlayacaktır, ya da Internet’e baksın, bir zamanların kitle idolü olan “Yıldo” “kültürel çalışmalarcıların” pek beğendiği terimle aslında tam bir 1994-2009 arası medya metaforudur (mecaz). Kendisinin keşfedilmesini şöyle anlatır: “Cem Uzan, Güner Ümit [Süper Turnike’den Alevilere “kızılbaş” dediği için] ayrıldı, yerine pek tanınmamış ama enteresan bir adam arıyoruz demiş. Mustafa Koç da beni önermiş. Cem'de bulun bu i....i demiş...” (Hürriyet, 25 Eylül 1994, Ahmet Çelik'in söyleşisi. Ayrıntısı için tıklayın: http://www.ilerihaber.net/medya/ertugrulozkok.html)

E.Özkök, Erol Simavi’nin devletsel ilişkilerinin bir ürünü olarak ilk önce danışman (Emre Kongar ile “embedded” olarak), sonra Moskova temsilcisi, daha sonra da Ankara temsilcisi olarak konuşlanır Hürriyet’te. Henüz doçent olmuştur. Bu konuşlanmaya, kayınpederi 1963’deki İsmet İnönü kabinesinin Enerji Bakanı Hüdai Oral ile Ecevit’in başdanışmanı Orhan Birgit vesile olurlar. 1991’de de, Rahmi Turan’dan boşalan genel yayın müdürlüğüne getirilir. O günden bu güne, sadece bir gün bir gece hariç, hep o koltuktadır. Koltuğunda ne yaptığı hepimiz için malum ancak yukarıdaki “Yıldo” yazısı unutulmuş olabilir: bu koltukta oturduğu süre içinde O’nun için “konuşan, demokrat bir Türkiye’nin” sadece tek bir metaforu vardır: Yıldo.

Türkiye’nin bugün geldiği yer olarak Yıldo metaforu, üzerinde çok düşünmek gerekli olan bir süreci simgelemektedir. Ancak benim “popüler” denilen kültür ile uğraşacak zamanım yok. Onun için, sizi Türkiye’de bu dönemle canhıraş uğraşanlardan da iyi açıklayan bir popüler kültür düşünürünün kolları arasına bırakıyorum: Leo Lowenthal. “Yıldo” ile E. Özkök ve kamusal cehalet arasında teorik-ampirik bir bağ kurasınız diye.

LEO LOWENTHAL’DEN ÖNCE CAHİLİYE
Lowenthal’den önce cahilliği tanımlamak gerekli.

MEME cahilliği bulaşıcı bir hastalık gibi en ince kılcal damarlarımıza kadar nüfuz ederken, ortada etkilemediği hiç kimseyi bırakmadı. Cahilleştirilen başta asker-sivil bürokrat olmak üzere, tüm siyasetçiler, öğrenciler, öğretmen ve öğretim üyeleri, orta ve düşük memurlar, varoş muhkimleri, ev kadınları. Bu öldürücü hastalıktan en az etkilenenler ise köylüler ve esnaflar oldu. Çünkü bu iki sınıf, daha önce de, suyu cehalet yosunları ile yemyeşil olmuş bir akvaryumda yaşamakta; 12 Eylül ile birlikte KDV ile canlandırılan, göç ile mobilize edilen kısmı dışında, 1990’ların başlarında da uyumaya ve alıp-satmaya devam etmekteydi. (Tam bu noktada “halka küfreden Jakoben” sıfatını kazanmış bulunuyorum. Köylü ve esnafın kendi hayatlarının o kısa dönemi için ve kendileri için, ne kadar da uyanık, bilgili ve bilinçli olduklarını illâ da vurgulamak gerekirse, Kemal Tahir ve Fakir Baykurt gibi ters uçlardaki romancılarımızı salık veririm. Bu romanlarda da anlatılan esnaf ve köylü uyanıklığı ile zaten cahiliye döneminden en az etkilenmiş olduklarını söylüyorum. Bu dönemin asıl cahillerinin de, çok sık vurguladığım gibi asker-sivil Jakobenler olduğu fikrindeyim. Bunlara ben “Atatürkçü-laikçiler” derim hep. Bunlara bazıları “Yakubi” derler.)

12 Eylül sonrası ve özellikle cahiliye dediğim dönemin kentli varoşlarından ortaya çıkmış olan ironik dilini, Ali Şimşek, orta-sınıf analizlerinde ve Gırgır ile Leman dergilerindeki söylem dönüşümlerinin sınıfsal boyutlarını yetkinlikle inceliyor. Şimşek’in de gösterdiği gibi, orta-da ve orta-m’da olan tam bir “cahil” resmidir. İşte size müşahhas bir örnek: Hatırlayanınız hatırlar, bu dönemin en son yıllarına denk düşen bir tarihinde (2007 olmalı), TSK’nın o günkü Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, PKK ile girişilen bir çatışmada yedi “şehit” verildiği bir günün gecesinde Cem Yılmaz’ın eğlencesine eşi ile gitmiş ve kameraların bize gösterdiği kadarıyla oldukça neşeli bir biçimde kahkahalara boğulmuştu. Bahsettiğim ve kapandığını söylediğim dönemi gül gibi aydınlatan bu ironinin boyutları ise adeta bir epope idi. Büyükanıt’ın güldüğü, gül gibi bildiği bir şeydi: Cem Yılmaz’ın askerlik anıları. Stand-upçısı ile Kurmay Başkanının aynı vasat düzlemi paylaşırken, gülünenin gülenin “vazifesi” olduğu ironisini de aşmıştı bu olgu; groteks bir cehaleti ihsas ediyordu. “Ne var bunda herkes gülüyor Cem Yılmaz’a” dediğiniz anda ise bu bulamaçın içine düşmüş oluyordunuz.

Bu cahilliğin temelinde, 1980 yılından sonra küresel kapitalizmde yaşanan neoliberal ekonomi politikanın evrensel bir doğru olduğuna dair ileri sürdüğü naif liberalizmin havaya bir leş kokusu gibi yayılan eylemin söylem olduğu bir ideolojisinin vahşi bir alt motifi vardır. Kapitalizm altında köle gibi çalışan özellikle beyaz yakalılara sunulan bireysel özgürlük martavalının E. Özkökçe “Yıldo demokrasisi” olarak tanımladığı bir kültürdür: Konuşan, demokrat Türkiye. İçindekilere hınzır ve masum, masumiyetçi hınzırlığı kadar da dışındakilere saldırgan ve aşağılayıcı, ötekileştirici bir hayat tarzının, başta Hürriyet varakı olmak üzere anlatıldığı bir vasattır bu. Aynı Büyükanıt’ın TESEV’in TSK için yayınladığı raporlara ateş püskürürken, bu raporların finansörlerinin Cem Yılmaz’ı da finanse ettiğini bilmemesidir bu vasat. Bileniniz bilir, vasat ortam demektir. Orta-m da, med-ya, ya da medyan, ya da medyum.

Medyanın medyumu E. Özkök şunun işlemselliğini ortama yaymakla mükelleftir: beyaz yakalı kitleler, demokrasiyi öyle zannetmelidirler ki, “demokrasinin beyaz saçlı prensi Yıldo” gibi söylenip durmak, demokrat bir eylem sayılsın; ne eylemi, kendisi sayılsın. Sosyal Demokrasi’nin en önemli aktörleri olan beyaz yakalı sömürülenler bu hale getirilince, orada zaten sosyal ve domokrasi kalmayacak; neoliberalizm de mülkiyet kaleleri ile beraber “sosyal demokrat partinin” lider kadrolarını fethetmekde bir zorlukla karşılaşmayacaktır. Kimdir bu beyaz yakalı, esnaflıktan biraz hallice olanlar, varoşta köşeyi dönme fırsatı kollayan kitleler? Reklamcıların A ve B grupları, biraz da C grubu, yani başta amiral gemisi olma üzere tüm MEME’yi izleyen “izler kitle.”

KİTLE İDOLLERİNİN ZAFERİ
İşte Yahudi-Marksist Franfurt Okulu’nun popüler kültür düşünürü Leo Lowenthal aynı bizim E. Özkök ile birlikte yaşamaya başladığımız dönemi, 1944 yılında yayınladığı “Kitle İdollerinin Zaferi” adlı yazısında anlatır (“The Triumph of the Mass Idols” Literature, Popular Culture and Society/Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum içinde, 1961, ss: 109-136).

Bizde bilindiğinin tersine, her Franfurt Okulu üyesinin yaptığı yöntemsel bir karmaşıklıkla, Lowenthal, hem ampirik-pozitivist ve hem de anti-pozitivist bir yol izleyerek (Bu konuda Bkz: Veysel Batmaz, “Adorno’nun Sarkacı,” Otoriteryen Kişilik, Salyangoz Yay., 2008), 1940-41 döneminde ABD’de kitap olarak yayınlanmış biyografilerle, 1901 ile 1941 arasında popüler dergilerde yayınlanan biyografileri (hatırat, anı kitaplarını) karşılaştırır.

Üç kategori saptar: Politik dünyaya ait ünlülerin biyografileri; İş dünyasına ait ünlülerin biyografileri; Eğlence dünyasına ait ünlülerin biyografileri.

I. Dünya Savaşı öncesinde ABD’de kamuya sunulan yayınlanmış tüm biyografilerde sadece politika ve iş dünyasına ait ünlülerin neredeyse eşit sayıda olduğunu bulur. Savaş’tan sonra ise durum değişmiştir. Politik biyografilerin sayısı yüzde 40 kadar azalmış; eğlence dünyasının ünlülerinin biyografileri ise yüzde 50 kadar artmıştır. Ayrıca, eğlence dünyasının ünlülerinin biyografilerinin tamamı, Savaş öncesinde, “ciddi” sinema ve edebiyat insanlarınınken; Savaş sonrasında spor ve popüler eğlence dünyasının ünlüleri biyografi yayın piyasasını istila etmiştir.


Leo Lowenthal bu bulgusundan, I Dünya Savaşı öncesinde Amerikan toplumunun “üretim” odaklı ideallere sahip kahramanları (idolleri) izlediği; Savaş sonrasında ise, Amerikan toplumunun artık kendine “tüketim” ve “zaman geçirme” işlevi olan toplumsal kahramanlar, kitle idolleri seçtiği sonucunu çıkartmaktadır. Sıradan insan bu değişimi oldukça paradoksal bir hâyâl dünyası içine girerek, yaşamaktadır. I. Dünya Savaşı sonrasında içine yavaş yavaş girilen yüksek üretim (ileri Fordist üretim) döneminde, sokaktaki küçük adamın hayat kahramanı, sinema yıldızları, sporcular ve zaman tüketicileri olmuştur. Oysa, daha önceki ilkel kapitalist üretim (ilkel Fordist) döneminde tezat olarak toplumun kahramanları politikacılar, devlet adamları, iş dünyasının başarılı kapitalistleridir. Bu ilkel dönemdeki eğlenceli kahramanlar bile, yazarlar ve sinema yönetmenleri gibi ciddi “eğlence” yapan kişilerdir. Lowenthal’in bu sonuçlardan yola çıkarak vardığı açıklama ise çarpıcıdır: Eski üretimin tersine, bir bölümü sarsıcı bir dünya krizi (1929 ve New Deal) dönemi de olan bu yeni ve vahşi tekelci üretim sürecinde (1918-1940), kitleler, rüya dünyasında yaşamayı yeğlemekte (veya ona zorlanmakta), kendilerine eğitim, para getirici meslek ve sınıf atlama gibi süreçlerde örnek olabilecek üretimde, politikada ve zor mesleklerde başarılı olmuş ciddi idoller yerine, tüketici idolleri tercih etmekte ve sınıfsal olarak yerinde saymayı onlara vaaz edecek olan rüya aleminin sihirli ve sürrealist dünyasını tercih etmektedirler. Bu önemli bir değişimdir: Birinci olarak, üretimin en yükseğe çıktığı dönemdeki bu yeni tüketici toplum kahramanları (kitle idolleri; sporcular, seks sembolleri, aktrist ve revü kızları, vb.), toplumun ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkili olmayan bir zenginliğin sahibidirler; ikinci olarak, kültür dünyası artık toplumun gerçek dinamiği olan üretim ve sanayiyi temsil etmemektedir; üçüncü olarak da, yeni kahramanlar artık insanları ahlâksal ve görevsel olarak yönelendirme ve yönetmekten çok, onların boş zamanlarını tatlı rüyalarla oyalayıp eğlendirme, vakit geçirtme amacına sahiptirler. Bu da kitleleri, Lowenthal’in deyişiyle, ilüzyonlarla dolu, yüzeysel zevkler veren ve akılsız ve cahil bir pasifliğe sürüklemektedir.


I. Dünya Savaşı öncesi toplumsal kahramanlar, kitlelere sınıf atlamanın yollarını öğreten toplumsal ciddi önderlerdi (Bkz: Eva Illouz). Bu dinamik ve eğitici kahramanlar kitleleri aktif halde tutuyor, sınıf değiştirme çabasına sokuyor ve bazen de sınıfsal bir savaş için örgütlenmeye zorluyordu. Savaş sonrasındaki kitle idolleri ise, başarı’nın da diğer metalar gibi bir tüketim olduğu imgeler dünyasında, eğlence ve boş zaman için dolgu malzemesiydiler; bu da gerçek sınıfsal hareketliliği pasifize eden bir cehaletin yaygınlaşması demekti ki, bu ortamda ne sınıf savaşı yürütülebilirdi, ne de sınıf atlama “rüyası”ndan başka bir şey görülebilirdi. Biraz anokronik söylersem, üstelik bu rüya uyanıkken ve ekran önünde görülüyordu. Eğlence ve boş zaman kültürü, insanlığın cahilleştirici afyonu haline gelmişti.

Marx şöyle demişti: “Devrim yapmaya yeminli kişiler, tarihte devrim yapmış olanları örnek alırlar.”

Lowanthal’in incelemesi artık “örnek alınacak devrimci bırakmamak” amacı ile girişilen ABD’deki 1918-1944 arası bir popüler kültür harekâtının özetlenmesidir. Benzeri, Türkiye’de kapanmakta olduğunu söylediğim 1991/94-2009 döneminde yaşanmıştır.

Lowenthal çerçevesinde 1991/94-2009 döneminin medya incelemesini yapmak, E. Özkök’ün neden 1991’de Hürriyet’in başına “şekerimli, tatlımlı” getirildiğine de ışık tutacaktır. Özkök, 1991’den önce, Ünsal Oskay aracılığı ile Lowenthal de okumuş olduğu olasılığı bulunan, çoğu sayfası alıntı, İletişim Kuramları Açısından, Kitlelerin Çözülüşü (
1985), Elveda Başkaldırı (1987), Stalin Baroku (1989) gibi “güven verici” post-modernist kitapların mühellifi olmuş; Ecevit romantizmini “danışman” olarak desteklemiş biridir. Amiral gemisi kılavuzluğunda, Türkiye’deki kitleleri, Lowenthal’in deyişiyle, ilüzyonlarla dolu, yüzeysel zevkler veren ve akılsız ve cahil bir pasifliğe sürüklemek için ondan daha iyi bir aday kırk yıl aransa bulunamazdı.

SONUÇ: “VERGİ” İLE TASFİYE
Son günlerde, artık Hürriyet’in demokrasi çığlıklarına kimse kulak vermiyor diye yakınan bu geminin yolcuları, yeni bir döneme gelindiğinin farkına varmalı ve yeni dönemi nasıl atlatacaklarının eylemsel planını yapmalıdırlar. Bu dönem, hiç istemedikleri bir biçimde ancak onlar Hürriyet gemisinin yalansı dünyasına kapıldıkları ve cahilliğin içine bu sayede terk edildikleri için iktidara gelen bir dinselliğin başlangıç dönemidir.


Doğan Grubu medyadan tasfiye edilirken cahillik de tasfiye edilecek mi bilemeyiz. Düşman oldukları iktidar kendi cahilleştirme programlarının ürünüdür. “Demokrasi” dedikleri cahiliye dönemi, bizzat müellifi tarafından tanımlanmış “Yıldo” demokrasisinin cahilleştirici dönemidir.

Bu demokrasinin içinde örgütlenme özgürlüğü yoktur (bütün basın emekçileri sendikasızlaştırılmıştır, medya grupları arasında elaman kartelleri kurulmuştur, 212 ile çalıştırmaya son verilmiş, stajyer adı altında Anayasa’ya aykırı olarak angarya yapılmaktadır.); ifade özgürlüğü yoktur (bütün köşeci yazıcılar, gazete veya televizyonlarından kovulduktan sonra kendilerinin sansür edildiklerini itiraf etmişlerdir; en son örnekleri Atatürkçü-laikçi Emin Çölaşan ve A. Doğan’ın dünürünün damadı Yiğit Bulut’tur, son olarak Bâkir Coşkun da eklenmiştir sansür edilenler kervanına); vicdan ve ideoloji özgürlüğü yoktur (laikçisi, dincisi bütün MEME kendi hayat tarzını ötekine giydirmeye çalışan bir giyim mağazası gibidir); liberalist piyasa demokrasisi yoktur (bütün medya bir veya birkaç patronun diğer işleri ile subvansiye edilerek zararına yaşayabilmektedir). Yani Platonik anlamda burjuva demokrasisinin hiçbir ögesi “Yıldo” demokrasisinde yoktur. Onun yerine derin ve bilinçli bir neoliberal cahilleştirme söylemi (“demokratik Türkiye konuşuyor” palavrası) vardır.

Gerçek anlamdaki burjuva demokrasisi için yıllardır duyarlı olup, Hürriyetçi varak-Yıldo demokrasisinin kapitalizmin bir palavrası olduğunu haykıranlar ise, Atatürkçü-laikçilerin yenildiği, dinselcilerin yaygınlaştığı bir küresel dönemi idrak etmenin mutlu acısını tadıyorlar.


“Yıldo demokrasisi,” Lowenthal’in altmış beş yıl önce belirttiği gibi tüketici idolleri tercih ederek sınıfsal olarak yerinde saymayı “vaaz” edecek olan rüya aleminin sihirli, uhrevi ve sürrealist dünyasını onlara sunmakta olan çıplak kitle idollerinin başlangıcıydı. Yeni dönem ise, benzeri bir hikâyenin farklı tınılarda yaşandığı ama daha da uhrevi olan ve örtülü kitle idollerinin yer aldığı bir ortama evrimleşiyor.

Bize ise, E. Özkök’ten kurtulmanın sevinci yerine, yine acı, yine üzülmek düşüyor. Bu durum bizim kadar A. Doğan için de acıdır. Verdiği vergilerde boğuluyor.


[1 Ekim 2009'da küçük değişikliklerle Birgün gazetesinde yayınlandı: http://www.birgun.net/forum_index.php?news_code=1254393684&year=2009&month=10&day=01]

Arşiv/Archives

07/10   07/17   07/31   08/07   08/21   08/28   09/11   03/26   12/03   01/07   07/27   06/14   06/21   07/19   08/02   08/16   08/30   09/27   10/25  

This page is powered by Blogger. Isn't yours?