GÖRSELİN
İLETİŞİMİ: İDEOLOJİ
[zihin Zihin’e Karşı ya
da
“Medya Okur-Yazarlığı”na
Filozofik Reddiye]
Kapsayıcı ve genel bir “görsel
iletişim” tasarımı taslağının ana hatları biliş (zihin), işitsellik ve
görsellik, ideoloji ve gerçekliğin birbirleriyle olan karşıtlığını ve
etkileşimselliğini anlamakla oluşur. Buna tek tek, küçük harfle zihinleri
anlamak diyelim.
Her zaman merkezi ve kitlesel olarak üretilen,
sadece gündelik imgelerin değil, sürekli bir akış içinde görkemin (ihtişamın),
gücün ve gizemin (korkunun ve arzunun) iletişimi olarak görsel iletişim,
temelinde felsefi-epistemolojik ikiliklerle inşa edilir. Buna da büyük harfle
Zihin diyelim.
Özetle, tümel ile tekili
ayrımlaştırmak; “külli irade” ile “cüzzi iradeyi” tanımlamak; ideolojik olan
ile pratik olanı anlamak ve hepsinden de önemlisi görünen ile görünmeyeni,
batınî ile zahirîyi bilebilmek, görsel iletişimi anlamaktır.
Görsel iletişimin deşifrasyonu,
arkasında varolanı, onun içindeki ideolojik olarak içkin olanı anlamak demek olan
ve çok güncel bir tartışma alanı halinde iletişim disiplininde ders
programlarına alınan “medya okur yazarlığı”, Paul Messaris’in “görsel
okuryazarlık” yaklaşımı aracılığı ile,
“zihne karşı Zihin” [bilişe karşı Biliş] idrâki ile olabilir. Daha sonra, görsel
okur yazarlık veya medyayı izleyenleri bilinçli bir medya tüketicisi yapmak
amacıyla yapılandırılmış “medya okur yazarlığı” adıyla araçsallaşan ve medya
politikalarında kullanılan güncel-gündelik yöntem tartışılabilir, eleştirilebilir.
Biliş
ve İdeoloji
Biliş (zihin) ile
görsel/işitsellik (göz/kulak) arasındaki görünen bağ ile görünmeyen bağın ortak
adı ideolojidir.
İdeoloji retinaya
düşen ışık yansımasının sinir uçları ile beyine aktarılması sonucunda
gerçekleşen fiziki görüntülerin nöro/sosyo-psikolojik algılanması ile başlayan,
zihne akan bir iletişim bombardımanı olarak, hem kişiseldir, hem de toplumsal.
İdeoloji, hafıza (başta genetik
hafıza, yani DNA kodları ve sonradan
toplumsal edim hafızası), rasyo (akıl ve aklın zekaya dönüşen biçimi), libido
veya eros gibi “verili” malzemelerle, beklentinin (istek ve iradenin) dolayımlarıyla
insanın doğaya geldiği anda başlar.
Bu görüş pozitivist Aydınlanmanın
modernist epistemoloji görüşüdür, ancak gerçeklik olarak da dayanakları
mevcuttur: Aydınlanma
ile birlikte,
“Dünya imajının
bilgi edinme fiili yoluyla üretilmesini içeren kavramsal [ideoloji] model[i],
epistemolojinin problemini de çözüme kavuşturmuştu. Öznenin bilgi edinme
fiili ve insanî bilgilerin doğruluk değerleri için taşıdığı rolün ve önemin
kavranılmasının ancak kognitif (bilişsel) imgenin orijinlerinin açığa
kavuşturulması ile mümkün olabileceği umulmaktaydı.”
İşitmek,
İşaret ve Diğerleri
Bilişsel bir bilgi edinme
modelinde, ideoloji oluşumunda, ses (işitme) ve işaret (görme) gibi temel bir
iletişimsel birim ayırımı olmamasının temelinde, görsellik ile işitselliğin,
görsellikte varolması, sadece “görsel olarak varolduğu” durum vardır. İdeoloji
görsel bilişin bir sonucudur. Kutsal Kitaplarda, “duy” yerine “oku” denmesinin
nedeni budur. Oysa, ister ses ile, isterse yazı ile olsun, Kutsal Kitaplar “duy”
demek istemişler ve insanlara ses ile hitap edegelmişlerdir. Bütün
sesler zihinsel taramalarla metinsel veya görsel biçimlere doğru “idealize”
edilmek durumundadır. Buna temsil diyoruz. Her sesin görüntü olarak bir temsili
vardır.
Duyu organları ideolojinin duyma
noktalarıdır. Beş duyumuzun ikisi, işitme ve görme, diğer üç tanesinin
(dokunma, tat alma, koklama) ideolojisini inşa ederken, görselliğin/duymanın
başat olduğu bir temel ile hareket eder. Demek ki, görmek / işitmek (sözün yazı
ve grafiğe dönüşümü), ideoloji için temeldir. Zihin daha sonra dokunmayı,
tatları ve koklamayı toplumsallaştırır; onların ideolojilerini yaratır.
Görmek +º İşitmek = [İdeoloji] º Tat + Temas + Koku
Hayvan, görmez. Önce işitir,
koklar, temas eder ve tadar.
İnsan, görür. Sırasıyla, işitmesi,
koklaması, temas ve tat duyusu; görmesinin ardından belirlenir. İnsan toplumu
ile hayvan toplumu arasındaki fark, ideoloji ile ilgilidir, yani görseldir. İdeoloji
herşeyden önce görsel ve belki sonra sesseldir. Görme/duyma duyusuna sahip olmayanların
ideolojik yaklaşmalarının yapıları patalojik olarak nitelendirilir.
Mesele, görmenin ve işitmenin de
ideolojik olup olmamasında yatar ki, Platon’dan bu yana felsefinin epistemolojik
sorusu budur. Bir de vurgulanabilir ki, işitmek, ancak görmenin
bütünleyicisidir. Sadece işitmekle ideoloji olamaz; duyduklarımız hep görsel
olarak zihinde temsil edilir. Temsil edilemezlerse, biliş içinde işleme tabi
tutulamazlar. “Beyin-yıkama”
seanslarının karanlık hücreleri, görsel duyuyu dumura uğratıcı işlemleri,
işitselliğin sadece zihinsel değişimler için bir araç olabileceğini
göstermektedir. Yani, “görsel iletişim ideolojinin üretilmesine eşittir” denklemi
geçerlidir.
Görmek
ve İşitmek
Görmek/işitmek iki düzeydedir:
Duyu organları ile fiziksel; rasyo ve libidinal (iştah) olarak psikolojik. Demek ki, maddi ve
toplumsal/komünal. Görselliğin niyetli iletişimi de, bu çerçevenin kitlesel
hale getirilmesi ve diğer toplumsal etkinlik düzeylerine (praxis = ekonomi,
siyaset, grup dinamiği) yayılmasından ibarettir.
Ne demektir, “zihin zihne karşı?”
Basit: toplumun zihinlerden
oluşan parçaçıl ideolojileri, bütünsel olarak yeniden parçaçıl zihinler
yaratır. Görmek ve işitmek ise bu ideolojinin beş duyusal organizmasını da
belirleyen ve sonra da, belirlenen bir işlev olarak nesnel dünyanın “ideal
biçimini” oluşturur. Bu biçim, kırılmaya veya parçalara ayrılmaya
başlandığında, yeniden bütünsellik arayışı oluşur. Bu devr-i daim sürekli,
anlık ve süreli olarak uzar gider.
Bu işleyişin temel olarak kabulü
ile genel bir görsellik iletişiminin günümüzdeki görsel okur-yazarlık kavramına
getirebileceği eleştirilerin ve tanımlamaların teorik çerçevesi kurulur.
Görsel enformasyonun analojik
düşünmenin temelinde olan işleyişi ile her görüldüğünde “yeni” zannedilen bir
dünyanın oluşumunu sağlayan görsel iletişim veya görselin iletişimi, nasıl bir
ideoloji yaratmaktadır? Sadece kendine özgü bir ideoloji yaratmakta mıdır? Kişilerin soyutlama düzeyleri, analojik
mantığın başat olduğu görsel metinlerin yoğun olarak tüketildiği bir çağda,
günümüzde bulanıklaşan gerçeklik gibi, “toplumsal ideoloji” de, soyut ve
bulanık gerçeklikler mi inşa etmektedir? İnşa etmekte midir? Gerçeklik inşa mı
edilmektedir; inşa mı etmektedir?
Toplumun bireysel zihinlerden ve
toplumsal görsellikten oluşan parçaçıl ideolojileri, bütünsel olarak yeniden
parçaçıl zihinler/bireyler yaratır. Görmek ve işitmek, bu ideolojinin beş
duyusal organizmasını da belirleyen ve sonra da belirlenen bir işlev olarak
nesnel dünyanın “ideal”-ojik biçimini oluşturur. Bu biçim kırılmaya veya
parçalara ayrılmaya başlandığında, yeniden bütünsellik arayışı başlar. İşte
toplumsal ideolojinin temeli olan işlemin döngüselliği budur. Bu temel,
insanoğlunun ilk yıllarından bu yana, somuttan, soyuta; düz görmekten (durağan
resim-düzlem), kırılmalı görselliğe (derinlik, perspektif ve hareket paralaksı)
mi dönüşmektedir? Eğer böyleyse, “dünyayı yorumlamaya değil de, onu
değiştirmeye çalışanlara”, bu yeni zihinsel/idolojik aşama (görsel iletişimin
ideolojik dünyası) ne gibi olanaklar ve kısıtlamalar sunmaktadır?
Pratik-politik (eylemsel ideoloji
veya praxis) arayış, işte bu ekseni, bu sorularla sorgulamaktadır.
Aşağıdaki denklemlerin her biri,
gerçeklik ile düşüncenin arasındaki dolayımları belli birimlere indirgemenin
basitleştirilmiş formülleri olarak hep tartışılagelmiştir. Bu birimleri (ideoloji,
gerçeklik, duyu, zihin) tek tek ele almaktansa, onları toplumsal bağlamlarına
oturtmak işlevi, bir istemden (talep) ziyade, irade (güçlü beklenti) olarak var
olur. Herkes, her birey, gerçekliği en iyi algılama istemini, kendini en iyi
konumlama iradesine dönüştürmek için uğraşır. Toplumsallık ise, bu iradenin zorunlu
paylaşılması, eşitlenebilme ihtimali demektir. Bu da ancak, zihinlerin
zihinlerle çarpışmasının yarattığı duyusal bir dünyanın ideal-oji yaratım
biçimlerinde oluşur. İşte bu nedenledir ki, aşağıdaki denklemlerin hepsi
aynıdır.
İdeoloji = gerçeklik + duyu +
zihin
Gerçeklik = ideoloji + zihin +
duyu
Zihin = gerçeklik + ideoloji +
duyu
Duyu = gerçeklik+ zihin +
ideoloji
Özne
ve Olan (Varlık) ya da zihin vs. Zihin
Hegel’in metafizik idealizminden
Feurbach’ın metafizik materyalizmine geçerken,
başta Marx olmak üzere, eleştirilen veya üzerinde düşünülen en önemli konu, “düşüncenin
(thougt) olan’dan (being = varlık)” üremesinin materyalist temellerinin
sorgulanmasıydı. Hegel, düşünce’den olan’ın=varlığın yaratıldığını ve bu
olan’ın (Geist) yüce bir belirlenimle kendi kendine geliştiğini (mükemmeleştiğini)
söylüyordu. İdealistti.
Feurbach ise bunu, “olandan çıkan
düşünce” olarak değiştirmişti. Materyalist
addediliyordu. Olan=Varlık, kimilerine göre materyalistti, kimilerine göre ise
özneldi (Kantiyen bir aşkınlık ile, üstten belirlenendi). Düşünce ancak öznede
oluşabilirdi. Olan=varlık, o zaman, eğer gerçekse=varlıksa, özneydi. Bu
her iki durum, öznenin gerçek olması ve gerçeğin olan=varlık olması, olan’ın
özne olmasını gerektiriyordu. Yani, artık özne de, olan (varlık) da, aynıydı,
kendisiydi. Oysa, özne ile nesne=olan=varlık iki ayrı “olan=varlık” idi.
İşte zihin ile Zihin, bu aşamada, belli bir karşılıklılık ile, eş olmaktaydı. Tek
tek zihinler ancak Zihin’den oluşmaktadır. Buna, Tanrı, Giest, Mutlak Varlık, Cismanî
Ruh, determinizm, ereksellik ya da sonsuzluk diyebiliriz.
Marx bu döngüyü, kısır döngü
olmaktan uzaklaştırmaya çalışmış; metafizik bir anlatımı terk ederek, fizik bir
anlatımla, her şeyi materyal (nesnel = maddi) hale dönüştürmüştü.
Dönüştüremediğini ileri sürenler
de var: Max Adler’in, yeni-Kantçılık
olarak adlandırılacak Marxism anlayışının izdüşümlerinden, belli oranlarda, hem
sosyal-demokrat eylemsellik yeşerdi, hem de, dolaylı olarak, anti-Hegelci
bir post-modern kuram inşa edildi.
Sosyal-demokrasi ile post-modern algılama aynı şeydir.
Mesele şuydu: Nesne
(insan=varlık=olan) düşününce özne (ruh=idea=zihin) oluyordu. Oysa, Marx’ın
materyalizmi, düşüncenin nesne tarafından [belki de üzerinden] “yaratıldığını”
söylemekteydi. Nesne düşününce özne olursa, o zaman özne mi, nesne mi önceydi,
öncüldü? Bu ikilik (tümellik-küllî) nasıl teklik (tekillik-cüzzî) haline
dönüşecekti. Feurbach’ın tezi, düşüncenin varlık’tan ayrılamayacağı, düşüncenin
varlığın bilinci olduğu şeklindeydi. Marx, ise bu temelde hareket etmesine
karşın, bilinci, yanlış olduğu zaman, ideoloji olarak algılama eğilimindeydi;
bunun doğrusu ise, toplumsal ilişkilerin yarattığı bilişti (kognisyondu).
İdeoloji
ve Gerçeklik
İşte bu aşamada, “ideoloji, gerçeklik, zihin, duyu” birimlerinin
tek tek, görsellik olarak ele almaya başlayabiliriz:
Gerçekliğin ampirik anlatımı,
metafizikçi diye suçlanan Berkeley’de somutlaşır: “arkamı döndüğümde artık elma
yoktur.” Görmediğimi bilemem. Bilmediğim görmediğimdir.
Görmediğim yoktur.
Bu nedenle eğer gerçeklik varsa,
o halde görseldir. Nesneler dünyasının ancak bir özne görürse var olabileceğini
söylemek demek olan bu uç ampirisizm, sonul olarak post-modernist Kantien bir
anti-Hegelcilik haline gelir. Bu yaklaşımın bir ucu Habermas’ın çarpıtılmış
eylemin (distorted communication--yanlış ideolojinin) doğrusu olan iletişimsel
eylemi ise, diğer ucu Baudrillard’ın
“gerçeği gizleyen değil, gerçeğin olmadığını gizleyen olan” simulakrası ve simulasyonlardır.
Duyu, elde ettiğimiz nesne
dünyasını (varlık=olan) zihine götürülmesini başlatan nesnedir. İçinde öznel
olarak varolduğunu söyleyebileceğimiz tek şey, üst bir Varlık olabilir. Bu üst
varlıksa, yanlışlayan, çarpıtan, olmadığını gizleyendir. Zihin, bilincin
kabıdır. Ne doldurursan onu taşır. Dolan, ideoloji, görselliğin en problematik
birimidir.
İdeoloji
ve Yanlış Bilinç
Condillac’tan sonra metafiziği
ret eden ve ruhsal bilimleri antropolojik ve psikolojik açıdan görmeye
çalışanlara ideolog dendi. Günümüzde, kullandığımız anlamda “ideolog”,
Napolyon’un kendisini diktatoryel-Sezarist olduğu için eleştiren filozoflar
grubunu aşağılayıcı biçimde hakaret etmesi ile ilk kez kullanıldı.
Bu anlamıyla, ideoloji, “gerçekte
ne gerçektir” sorusuna politikacı tarafından verilen bir cevaptır: “Gerçekte
eylemsellik (pratik) gerçektir, düşünce değil.” 19. yy’ın sonuna kadar ideoloji bu aşağılıyıcı anlamıyla, politik olan
pratiğin (eylemselliğin) karşısında düşünsel olanın (ideolojinin) küçük
görülmesi anlamında kullanıldı.
Bu kullanım, günümüzde, sektörel
(iş hayatıyla ilgili) olanla, akademik olan arasındaki ayırımın, iş dünyasından
eleştirisine benzer: “çok akademik/teorik” dendiğinde, bu, politikacının 19.
yy’da, “çok ideolojik” demesine benzer bir anlamdaşlığa bürünür.
“İdeoloji
kelimesinin kullanımı, 19.yy’da, ideoloji olarak adlandırılan tüm düşüncelerin
pratik karşısında başarısız kalıp, gerçekliğe ulaşmanın gerçek aracının
eylemsellik olduğu ve bu eylemselliğe kıyasla genel olarak düşüncenin ya da
belli bir düşünce biçiminin yetersiz kalacağına ilişkin bir yan anlam
taşımaktaydı... Napolyon’dan Marxizme değin ideoloji kavramı tarihi, bu
kavramın geçirdiği tüm içeriksel değişimlere karşın, bu anlamını hep muhafaza
etmiştir. Napolyon’un sözlerinin daha o zamanlar nasıl bir ‘pragmatizm’
içerdiğini, yani, ‘pragmatizmin’ belli yaşamasal alanlarad modern insanın adeta
doğal dünya görüşünün bir parçası olduğunu görmekteyiz.”
19. yy’da yanlış eylem olan
ideoloji daha sonra yanlış bilinç ile eşleşti. Burada,
düşünceye ilişkin bir zihinsel etkinlik, politikacının eylemine karşı yararsız,
zararlı veya beyhude düşünce olarak görülürken, artık, mutlak doğru düşüncenin
(Tanrı, teori, amaç) karşısında yararsız, zararlı, çarpıtılmış ve manipülatif
düşünce olarak temellenmişti. Manheim, yanlış bilinç olarak ideolojinin üç
türünün olabileceğini söylüyor: Zamanın gerekli kıldığı normlara göre, zaman dışı, yanlış olan, geçmişte kalan
veya fantazi olan normlar, yani, “dünyevi yaşamsal yönelimin mevcut varoluşsal
aşamasında tutarlı yolun bulunamayacağı kategorilere uyduğunda ve onlarla
düşündüğünde ve mevcut içsel ve dışsal varoluşu aydınlığa kavuşturmaktan ziyade
gerçek anlamın üstünü örten düşünce biçimleri ve dünyayı yorumlama
teknikleridir,” yanlış bilinç. Etik olarak, “köhnemiş kuralların,
kendimizi anlama çabası düzeyinde cereyan eden, mümkün olan kendisi veya dünya
ile gerçek olan ilişkinin üstünü örten onları şeyleştirilmiş ya da idealize
edilmelerinden ve hatta romantize edilmelerinden dolayı insan olmanın esaslı
gerçekliklerinin ve deneyimlerinin sahte kılınmasına, kısacası insanoğlunun
kendinden ve dünyadan kaçma ile
ilgili tü tekniklerle yanlış buluşma biçimlerine çanak tutan”
ideoloji haline dönüşmesi ve üçüncü olarak “dünyaya
yönelim açısından, gerçekliğe
yetişemeyen ve gerçekliğin üstünü köhneleşmiş kategorilerle örten, yani,
düşüncedeki çağdaş varoluşun ötesine geçenle (ütopya), çağdaş varoluşa henüz
yetişemeyen (ideoloji) ancak her iki durumda da varoluşun üstünü örten”
bilinç yanlıştır.
Bilinç
ve Görsellik
Yanlış bilinç olarak ideoloji,
Mannheim’ın sorunsalında bir yönetim ve yönelim tarzında, zamanı, etiği ve
yönelim ve yönetmeyi çarpıklaştıran, saklayan veya üzerini örten bir kavramdır.
Ya da, ideologçuluk olarak, pratiğe karşı anlamsız, uygulanamaz ve belki de
metafizik bir zihin ürünüdür.
Daha önce de gördük ki, ideoloji,
kognitif/zihinsel/bilişsel/bilinçsel olarak görseldir.
Yanlış bilinci görselin iletişimi
olarak konumladığımızda, elde edeceğimiz ilk saptama, “görsel ideoloji”nin
olmadığı, zaten görsel olandan başka ideoloji olmadığıdır.
Görünenlerin hepsi, ya pratiğin
gereksizleştirdiği bir düşünselliğin sonucudur; ya da yanlış bilinçtir; özne
nesne arasındaki epistemolojik alışverişin, ya Hegelvari, ya da Feurbachvari
biçimdeki yorumlamalarının hangisine başvuruyorsak, her ikisinin de ortaya
attığı ikili (düalist) ilişkisel bütünlüğün dışında, kapsayıcı ve düzeltici bir
açıklama düzeyine gereksinimiz vardır.
Mannheim, ideolojinin üstesinden
gelebilecek olanların, “serbestçe süzülen entelijiyansın”, “ütopik” önermeleri
olabileceğini söylemekteydi.
Marx ise, ütopya yaratarak,
“yabancılaşmaya” varan yanlış bilincin, Lukacs’ın “şeyleşme” dediğinin yok
edilmesi biçiminde, proleter öznesi tarafından ancak toplumsal ilişkiler
yumağının düğümlerini bir devrimle çözmek olabileceğini söylemektedir.
İdeoloji
ve Değişim
“İdeoloji= duyu / doğa +
gerçeklik + zihin” dediğimizde, yukarıdaki açıklamalarla, duyunun veya
gerçekliğin sabit olduğunu varsayarsak; ideolojiyi değiştirmek için, değiştirilecek
olanın biliş/zihin/kognisyon olduğu fikrine kapılabiliriz. Çünkü, bu denklem
tarihin belli anında yanlış bilinç’in denklemidir. Bunu görsellik yaratır.
Duyu organlarını manipüle etmek
olasıdır ya da duyularımızın duyarsızlaştığı durum ve anlar mevcuttur; bir de,
gerçekliğin de gerçek olmayan simülasyon + çarpıtılmış komünikasyon olarak inşa
edilmesinin mümkün kılındığını düşünürsek, o zaman zihin de değiştirilebilir
olduğu için, değiştirilecek olan her üçüdür diyebiliriz. Nasıl? Bu önerme doğru
mu?
İmgeler
ve İdeoloji
Genel kanı, imgelerin retinaya
düştükten sonra zihinsel bir işleme tabi tutulmasının genel bağlamının güç
ilişkileri ve ideoloji olduğu fikridir. Bu genel kanı, Marx’ın genel kanısıdır
ama zikredilmez. “İdeoloji, kişisel
özgürlük, ilerleme, ev ve ailenin önemi ve vazgeçilmezliği gibi belli bazı
değerlerin doğal ve kaçanılmaz olduğu inancının aracıdır... Örneğin, imge
kültürü, çeşitli ve çelişkili bir ideolojiler yumağı olarak, reklamcılıkla
güzelliğin; televizyonla milliyetçiliğin, tanımı ve belli bir yönde
pekiştirilmesi için işlev görürler.”
İmgeler, retinaya bir temsiliyet (ideolojik veya doğrudanlık) çerçevesi ile
yansır.
Temsil
ve Görsellik
Görsel iletişimin ideolojik
yapısı açısından en sorunlu alan temsiliyettir.
Dünyaya bakışımızı dil (ses +
yazı) ve imge (görsellik) aracılığı ile temsiliyetler olarak sunarız.
Temsiliyet, anlamlandırma dediğimiz aslında şu ana kadar
hep ideoloji ve/veya yanlış bilinç olarak tanımladığımız sonuca varır: Anlamlandırma
daha çok içeriksel/görülmeyenle ilgili (mazruf) bir işlem olduğundan, görsel
iletişimin amacının, anlamdan bir önceki aşama olan etki aşamasında
duraklatmamız gerekiyor. Çünkü anlam, ayrıca başka düzeylerde kognitif bir
edimselliktir ve etki (istek ve irade) olmadan,
ortaya çıkamaz. Bu nedenle anlam Zihindir; gördüğümüz ise zihin.
Görsellik, mimesis (taklit),
yansıma veya temsil olarak zihnimize geçer.
İdeolojiden önce, ya taklit, ya
yansıma ya da temsil etme (edilme) biçimlerinden biri veya bir kaçının
sırasıyla veya aynı anda oluşması ile, retinaya yansıyam imge (görsel birim)
zihnimize rapt olunur. Hemen ideolojik bir yapıya kavuşur. Ret veya kabul
edilir. Kayıtsızlık durumunda ise, etki yoktur. İletişim alanında yapılan “etki”
(communication effects) araştırmalarının gözardı ettiği bir durumdur bu. Bu
araştırmalar kayıtsızlığı (o anda varolup ilgili olmayışı) da etki sayar. Oysa
ya iletişim vardır, ya da gürültü. Kayıtsızlık veya iletişimsizlik yoktur.
Bu noktada özne ve olan
(varlık-nesne) ile ilişkisel epistemoloji başlamaktadır.
Özne, Kant’ın “aşkın” ve “a
priori” kategorileri gibi bir referansla mı, yoksa, kendinin ve toplumsal
ilişkiler çerçevesinde kendi kendine, Marx ve Mannheim’da varolduğu gibi,
yarattığı düşünce biçimlerinin (ideoloji ve ütopya) nirengi noktalarına göre mi
işlem yapacaktır? Burada sıradan cevap, “her ikisinin de ‘karşılıklı
ilişkiselliği’ vardır” olacaktır. Belki de, en fazla, Althuseryan anlamda bir
üstbelirlenime başvurulabilir. Oysa, toplumsal ilişkilerin tarih yükü içinde,
bir başka üst, mutlak ve sonsuz “a priori” zihin üstü kategoriye başvurmak
Platonik bir açıklamadır ve sorunun cevabını yüzeyselliğe indirerek, metafizikten
kurtaramaz.
O halde, temsiliyet, özne Özne
(zihin Zihin) arasında ve toplumsal ilişkiler bağında (düğümünde) imgelem
içinde ve somut koşulların verdiği ideolojik yapının içinde söz konusudur.
İşte baştan bu yana belirlemeye
çalıştığımın özeti: zihin Zihine karşı Zihinden ve zihinlerle hareket eder.
Temsiliyet aslında ya mimesis ya
da yansımadır. Doğrudandır. Yani, temsil fiziktir; doğadır, duyudur. İmgeleme (önceki
hafıza veya biliş) sadece düğümlüdür.
Foucault’nun yanıldığı nokta da
tam burasıdır.
Gerçeküstücü Rene Magritte’nin İmgelerin İhaneti resmini yorumlarken bu
bariz olguyu, kişisel zihinin sadece kendisiyle (Magritte ile) ilgili olarak
yorumlamasının tuzağına düşüyor.
Üzerinde bir pipo bulunan ve
altında “bu bir pipo değildir” yazan bu resmi incelediği kısa yazısında
Foucault, temsil edilenle, gerçeğin aynı olmadığını, bu resmin ve soru'nun
yeterince açık olarak anlattığını söylüyor. “Bu nedir?” sorusuna verilen cevap
doğal ki, Magritte’nin bizzat resmin üzerine yazdığı/çizdiği cevap olacaktır,
çünkü “bu bir resimdir.”
Oysa, zihne karşı Zihin
ilişkisinde, sorulması gereken soru, “bu nedir” değildir. Asıl soru, “bu neyin
resmidir?” sorusudur. Burada birinci zihin bu resme bakandır, ikincisi ise, “bu nedir”
sorusunu soran Zihin'dir. Eğer bir zihin, bu resmi göstererek, sadece “bu nedir”
sorusunu sormuşsa, zaten karşısındaki Zihin tarafından belirlenmiş ve onun
tuzağına düşmüştür. Bu ideolojidir. Çünkü, zihin, sorunun ve gösterilenin içeriğine/düz/üst
anlamına bakarak belirlenir; cevabın ne olduğuna veya olması gerektiği ile
ilgilenmez. Zihin ise cevapla ilgilidir. Bu iki olgu, zihin ve Zihin,
temsiliyetin imgeleme tutsak olduğu gerçeğini bize apaçık belirtir. Temsiliyet,
burada pipo değil, resim –olanın olmadığı şekli ile- olandır. Piponun resmidir.
Demek ki, bu resme bakan için bu resimde temsil edilen zaten pipo değildir;
piponun resmidir. Bu resmi yapan ressam için temsil edilen ise pipodur.
Gerçeklikle temsiliyetin
örtüşmesini önleyen şeye işte Mannheim’ın izinden giderek “yanlış bilinç”
diyoruz. Foucault da, soruyu sormayı belirleyerek, yanlış bir bilinçlilikle
bakmıştır bu “tuzağa” ve içine düşmüştür.
“İktidar her yerdedir” demenin bir başka
çeşididir bu; “iktidar nerededir?” sorusunun cevabıdır. Zaten iktidar her yerdedir.
Çünkü, iktidar ancak temsiliyet ile anlaşılır: polis olarak, Başbakan olarak,
Baba olarak, gardiyan olarak, oba reisi, komutan olarak, profesör olarak, vs. Ama
yukarıdaki gibi bir vurgu ile, “iktidar kimindir veya kimdir?” diye sormanın
cevabı, polisin, Başbakanın, gardiyanın, Babanın, vs. demek midir? Klanın,
Dinin, Sermayenindir, demek midir? İktidar her yerdedir, zihinlerdedir ama o
tek bir Zihindir. İktidar nerededir sorusunu sorduran Zihindir. “İktidar” bir
eylem ve özne ile gerçekleşen somutluktur; görsel olduğu kadar ideolojidir. Oysa, günlük yaşamda tüketim
(ekonomi), üretim (eros) ve yasal durum (nomos) bize “apaçık” görünmez, ya da
yanlış, çarpıtılmış olarak görünür. Bu nedenle de iktidarı Zihin olarak değil,
zihin olarak “biliş”me düzeyine getiririz.
Modernitenin gündelik işlevselliğini
(binaların görselliğini ve konumlarını, mekanın kullanımını, teknolojik üretim
kolaylıklarını ve emek gücünün verimliliğinin artması için geliştirilen
yönetimsel ve araçsal ilerlemeleri) iktidar ilişkisinin temsiliyeti olarak
almak, ideolojiyi de sadece zihinlerin kategorisi haline getirmekle mümkündür.
Bir mimar olan David Harvey’in içine düştüğü, mekansal görselliğin de tuzağı
işte bu “post-modern durumdur.” Soru
burada da görselliğin iktidar ile
temsiliyet ilişkisi değil; görselliğin zaten ideoloji oluşudur; somut,
anlaşılır, doğrudan ve iktidarsız. İktidar tümelin ve sınıflarındır. Özne
olan onlardır. Nesne olan ise zihin ve onun gördüğüdür.
Görsel
Okur-yazarlık ve İdeoloji
Şimdi biraz da “göksel”
olandan-idealden, pratiğe ve günümüzdeki ideolojinin üstünü örtmeye yaramaktan
başka bir işe yaramayan araçsal yöntemlere inelim.
Görsellik ideolojinin tamamı ise,
okur-yazarı var mıdır? Ya da, eğer roman bizsek veya etrafımızdaki her şeyse (televizyonsa), onu
dışarıdan okumaya gerek var mı?
Zihinlerin parçalarından oluşan,
zihinleri parça parça dağıtmakla ancak anlaşılabilen bir dünyanın, içine düşen
duyusal zihin, nasıl bir görsellikle
veya ideoloji deşifrasyonu ile iş ve işlem yapabilir? İdeolojiyi yanlış
bilinçten kurtarıp değiştirecek özne bulunabilir mi? Eğer her şeyi “insan” inşa
ediyorsa, bu yapıyı neden ve nasıl
parçalayabilir? Nasıl parçalayabilir? Nasıl daha “iyi” ideolojiye, anlama
varabilir? Gerek var mı? Bu tür “görsel okur yazarlığın” kalkış sorularının
cevabını Paul Messaris’in izinden aramaya çalışacağız; yukarıda sunduğum
epistemolojik ve bilişsel çerçeveden bakarak:
Dedik ki, ideoloji duyusal olarak
üç aşamadadır:
Nesne ve özneleri görmek.
Sesi işiterek yazıyı deşifre etmek.
Zihni kullanarak hafıza havuzu
ile gerçeklikle (imgelemle) ilişkiyi yanlış kurmak.
Eğer ideoloji yanlış bilinçse,
görüntü de yanlıştır, çünkü ideoloji ile inşa edilir. Ancak, “her gördüğüne
inanma, gerçeği-hakikâti temsil etmeyebilir” demek de ideolojidir.
Bu özetten sonra Paul Messaris’in
görsel okur yazarlık için şu dört değişik argümana verdiği cevapları
inceleyelim:
(1) Görsel medyayı kavramak için
görsel okur-yazarlık şarttır.
(2) Görsel okur-yazarlık genel
bilişsel (zihinsel/kognitif) [olumlu] sonuçlar/yeni yetiler yaratır.
(3) Görsel okur-yazarlık görsel
manipülasyonun farkına varılmasını sağlar.
(4) Görsel okur-yazarlık estetik bir
bakış açısı kazandırarak, kişiyi güzele ve yararlıya doğru bilinçlendirir.
Bu dört tartışma alanı da,
kolaylıkla görüldüğü gibi bu makalede tartışılan
“ideoloji-duyu-gerçeklik-zihin” denklemlerinin sırasını ve oluşum aşamalarını
kapsamaktadır. Ancak, ideolojiyi tanımlamanın burada
önemi büyüktür. İdeoloji görsel bir yanlış bilinçse, bu tartışmalara verilecek
cevaplar değişir.
İlkönce bu tartışmalara
Messaris’in cevaplarını özetliyorum:
(1) Görselin
görülmesi, diğer okur-yazarlıklar gibi bir dolayım (kodlanmış bir sistem) ile
olmamaktadır. Duyu organımız açıksa, bu neredeyse kendiliğinden olur ve bu
nedenle görsel medyayı kavramak diye, onu öğrenerek deşifre etmek etkinliği,
bir ön hazırlıktan çok, zihinsel yetilerin ve o yetileri sarmalamış-düğümlemiş
olan ideolojik yapının derecesine ve niteliğine bağladır. Bu nedenle görsel
okur-yazarlık, bu anlamda olmayacak birşeydir.
(2) Görsel
okur-yazarlığın, görmenin (anlamlandırmanın, öğrenmenin) dışındaki bilişsel yeni
yetiler kazandırması yerine varolanları pekiştirdiği bir gerçektir. Hem teori,
hem de araştırmalar, imge ve resimlerle okur-yazarlık düzeyinde deneyim
kazananlarda, gerçek-hayattaki mekansal zekanın yerine, daha sanal bazı yeti ve
zekaların kazanıldığını desteklememektedir.
(3) Görsel
okur-yazarlığın, görsel manipülasyonun farkına varılmasına yol açıcı bir
bulguya rastlanılmamaktadır. Tersine, görsel manipülasyonun farkına varılması
veya artistik-estetik bir dekodlama biçimi, imgelerin, resmin veya filmin
“heyecanlı büyüsünü yok edeceğinden” eğer görsellik izleniyorsa, zaten bu
manipülasyona girilmiş veya estetik değeri anlaşılmış demektir ki, ayrıca
öğretilmesi beyhude veya olanaksızdır.
Messaris’in, görsel okur-yazarlık
ile giriştiği tartışmanın özeti, gündelik veya formel eğitim veya
toplumsallaşma süreçleri dışında, imgelerin veya görselliğin “öğrenilmesi”, zaten
kendi içinde sistematik bir kodlama sistemine sahip olmaksızın, istek veya
irade veya kendiliğinden “görülen” bu dünyanın bir dili olmayışının sonucunda
oluşan bir olanaksızlıkla sakattır.
Demek ki, görselin öğretilmesi,
onun için okur-yazar kılınılması, beyhude olduğu kadar,
ayrı bir ideolojik zorbalığın, sanki görsel zaten “ideoloji” değilmişçesine,
uygulanmasıdır.
Sonuç
Sonuç olarak, Messaris’in bu ufuk
açıcı yaklaşımını, daha önceki bölümde alıntıladığım tartışma noktaları ile
bağlamak gerekmiyor. Çünkü durum apaçık. Görünen ideolojidir; görüneni ayrıca deşifre
etmek de, onun üstündeki ideolojik peçeyi çıkartmak değil, peçeyi görünmez
kılmaktır.
Messaris, gündelik olarak görsel
okur-yazarlığın veya görselin öğrenilmesinin diğer bilgi alanların öğrenilmesi
ile yapılabileceği ayrıca bir “eğitim alanı” olamayacağını söylüyor. Bu,
kısacası, yine, görselin ideoloji olması demektir ve bu yanlış bilincin,
Mannheim’ın önerdiği gibi (sınıfa ve iktidara ait olmayan) “serbestçe süzülen
bir entelejiyansın” aracılığı ile ütopik hale getirilerek aşılması gibi çok
daha uygun olarak yapılabilir; ki yapılamamaktadır. O zaman da doğru okuma, Marx’ın
yanlış bilinci aşan proleter öznesinin işidir. Zihinlere karşı zihinler
yaratmak, görselin dekodlanmasından çok, istek ve iradenin değiştirilmesi
demektir. Bu da, görsel okur-yazarlık yerine, ideolojik mücadele ile olur.
Yani, bir pipo resmine, “bu bir pipo değildir” demek yerine, “bu bir pipo
resmidir” demektir.
Görselin iletişimi veya
ideolojinin iletişimi aynı şeydir. İdeolojik mücadele ise, görselin ideolojik
olarak yeniden yorumlanması (totolojik olarak görsel okur yazarlık—medya okur
yazarlığı) değil, onun zihinlerde değiştirilmesi, Zihnin başaşağı
görüntüsününün değişmesi, tersine duran dünyayı ayakları üstüne getirmek, yani
devrim demektir.
Bu metin, Ali
Şimşek’in koordinasyonunda İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ve
Karşı Sanat tarafından 22-23 Mayıs 2009’da düzenlenen “1. Görsel İdeoloji”
Sempozyumunda sunuldu.
İstanbul
Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Araştırma
Yöntemleri ABD Başkanı
“― Birçok güzel
şeylerin, birçok iyi şeylerin, birçok daha başka şeylerin varlığını kabul
ediyor, dilde de bunları birbirlerinden ayırt ediyoruz. Kendiliğinden güzel,
kendiliğinden iyi olan da vardır, diyoruz. Daha başka dediğimiz birçok
şeylerden her birinin de değişmez bir tek varlığı, ideası olduğunu kabul ediyoruz.
Sonra, birçok şeyler görülür, kavranamaz. İdealarsa kavranır, görünmez. Görünen
şeyleri, hangi gücümüzle görürüz?
....
―Görme gücümüzle.
― Sesleri, duyma gücümüzle, daha başka nesneleri de, daha başka duygularımızla.
― Şüphesiz.
― Herhalde fark etmişsinizdir ki, duyularımızı yapan usta, görme ve görülmeye,
ötekilerden daha çok emek vermiş.
― Hiç düşünmemiştim bunu.
― Düşün öyleyse: Ses ve duyma, duymak ve duyurmak için bir başka şeyi
gerektirir mi? Öyle bir şey ki, onsuz biri duymaz, öteki duyulmaz olsun.
― Hayır, böyle bir şeyi gereksinmezler.
....
― Şunu da bilirsin ki, bu adamlar
[geometriciler] görünen şekilleri ele alıp bunlar üzerinde fikir yürütürken
asıl düşündükleri bu şekiller değil, bunların benzediği başka şekillerdir. Asıl
düşündükleri soyut dörtgen, soyut köşegendir, kendi çizdikleri köşegenler
değil. Kendi çizdikleri şekilleri –ki yalnızca bunların da gölgeleri ve suda
görüntüleri vardır– birer yansı olarak kullanırız, yalnız düşüncenin
görebildiği üstün şekillere varırlar.
― Doğru.
― İşte kavramlar bölümü derken bunları anlıyordum. Düşünce bunları ararken,
ilkeye gitmeden varsayımlar kullanmak zorundadır; çünkü, varsayımların üstüne
yükselemez. Öbür bölümdeki gölgeleri doğuran nesneleri birer yansı olarak ele
alır. Bunları gölgelerden daha ışıklı,daha değerli sayarlar.
― Anlıyorum. Geometride ve ona benzer bilimlerde yapılanı söylemek istiyorsun.
― Şimdi kavramlar çizgisinin ikinci bölümüne gelelim. Burada
aklın kendiliğinden dialektika gücüyle kavradığı şeyler vardır. Burada akıl, varsayımları birer ilke diye değil, sadece
varsayım olarak, birer basamak, dayanak olarak alır. Bütün varsayımların
üstündeki bütünün ilkesine yükselir. Bu ilkeye yükselince, ondan çıkan bütün
sonuçlara dayanarak varacağı son yere varır. Bu arada
görülen, duyulan hiçbir şeye başvurmaz. Kavramdan kavrama geçerek, sonunda gene
bir kavrama varır.
― Anlıyorum, ama pek o kadar da
değil. Çünkü, bu sözünü ettiğin araştırma pek kolay bir iş olmasa gerek. Bana
öyle geliyor ki, senin ortaya koymak istediğin şu: Dialektika yoluyla ulaşılan
varlık ve kavram bilgisi, varsayımlara dayanan bilimler yoluyla elde edilen
bilgiden daha açıktır. Şüphesiz bilim konularını inceleyenler, duyularını
değil, düşüncelerini kullanmak zorundadırlar. Ama onları ilkeye çıkmadan varsayımlara dayanarak inceledikleri için,
sence ancak bir ilkeyle anlaşılabilecek olan bu nesneleri anlayamazlar.
Anladığıma göre sen, geometri ve ona benzer bilimlere kavrama değil, çıkarma
bilgi diyorsun. Çünkü çıkarma bilgi, sanıyla kavrama bilgi arasında ortalama bir
şeydir.
― Çok iyi anlamışsın. Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört
türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme “kavrayış” diyelim, ikincisine
“çıkarış” üçüncüsüne “inanç!”, dördüncüsüne de “sanı”. Sonra bunları aydınlık
derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar
aydınlık olacağını unutmayalım. ...” (Platon, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Basım, 2000, ss. 175-182, 504a - 511e arası)