VistilefAkademik

VistilefAkademik, puanlı ama hakemSİZ bir akademik elektronik dergidir. Burada yayınlanan tüm makaleler ve araştırma sonuçları titiz bir akademik elemeden geçirilerek yayınlanır. Dergi aynı zamanda "Felsefe ve İletişim Politikaları Araştırma Merkezi"nin yayın organıdır. Yayın dili Türkçe ve İngilizce'dir. Makalelerin görüşleri yazarlarına aittir. Editör: Prof. Dr. Veysel Batmaz (Copyright/Telif hakları Veysel Batmaz'a aittir.)

21 Haziran 2009

 
Medya müsveddelerinin geveze tüccarları, çökertiyor bu medyayı

Prof. Dr. Veysel Batmaz

[Bu yazı 21 Haziran 2009 tarihli BİRGÜN gazetesinin PAZAR ekinde yayınlandı.]

2001 Temmuz’unda, Karizma dergisinde yayınlanan“Çöken Medyadan Korelasyon Manzaraları” başlıklı yazım[1], kısaca, 1999 seçimlerinde Ankara İletişim Fakültesi’nden bir kaç arkadaşın yaptığı bir içerik analizinden yola çıkarak, politik partilerin medyada kapsanma oranları ile aldıkları oy arasında yaptığım basit bir korelasyon analizini içeriyordu: Medyada bir politik parti ne kadar fazla kapsanıyorsa, o kadar az oy alıyordu. Siyaseti tehdit ederek aldığı rüşvetin karşılığını veremiyordu medya. Çökmüştü.

2005 yılında, Medya, Türkiye’ye Düşman Yetiştiriyor [2] adlı kitabımda, “Çöken Medyanın Sorunları-I ve II” yazılarım yer almıştı. Bu yazılarda, bir gazete tarafından belli başlı köşe yazarları ile yapılmış röportajlar manidar bir sunuşla yer alıyordu: “Medyanın büyük bir çürümenin eşiğinde olduğu konusunda hemen hemen bütün çalışanlar hem fikir... Medyaya yön veren güçlü isimlere mesleğimizin akıbetini sorduk: İki basit soruyla: 1. Medyanın en önemli sorunu nedir? 2. En kolay hangi sorun çözülür?”

Altaylı, Yazgülü, H. Dink, MAB, Haşmet Baba, Ayşenur Arslan, M. Barlas, R. Duran, Düdek, Feyman, Eryılmaz, Kırıkkanat, Tulgar, Haluk Ş., vd. gibi köşe yazarları Deleuzecü bir “kimliksel farklılıkların aynılığı” sendromu ile intihale yakın yanıtlar vermişlerdi. Bu yanıtların toplamı, medyanın içinde bulunduğu çökkün ve çürümüş durumun baş sorumlusu olarak medya patronlarını ve/veya medyanın yanlış kurulmuş genel yapısını gösteriyordu. (Sorun: “Medyada tekelleşme,” “kamuyu aydınlatmak dururken medyanın siyaset ve ticaret ile iç içe girmesi,” “medyada patronaj yapısı,” “patronların farklı işleri nedeniyle siyasi iktidarı hoşnut etmek zorundalığı” vs.; Çözüm: Dağıtım-Altaylı, sendikalaşma-Arslan, “para kazanılmadığı için bu sorunlar çözülmez- Haşmet Baba” “politik sorunlarla değil, günlük yaşamla ilgilensin medya-M. Barlas”)

Pasta desek daha doğru, “ekmek yedikleri ele tükürmek” durumuna girmişliklerinden habersiz kendi malumatfuruşlukları ile bu çürümüş, çökkün medyayı yüceltmekle meşgul olduklarını belirtiyorlardı satır aralarında. Onlar olmasaydı, daha neler neler gelirdi başımıza.
Bu röportaja yanıt verenlerin içinde, patronları ve yanlış kurulan medyayı suçlayan köşe yazarları güruhundan ayrılan iki köşe yazarı vardı, biri Hakkı Devrim’di. Diğerlerinden farklı olarak, soyadından gelen delikanlılıkla, medyanın en önemli sorununun “Türkçe kullanımı” ve “iletişimsizlik” olduğunu söylüyordu. Gazeteleri [ve televizyonları], kuyruğu ile ağzı arasında en uzak mesafeye sahip olduğundan en uyumsuz ve akılsız varlık olduğunu ileri sürdüğü dinazora benzeterek, diyordu ki, “köşe yazarları fikir beyan ederlerler ama gazeteye gelmezler.” Gazetelerin bir kişiliğinin olması gerektiğini ve gazeteye uğramayan köşe yazarlarının birbirlerini tanımamalarından doğan iletişimsizliğin yarattığı bir bölünmüşlük, parçalanmışlık nedeniyle bir türlü uyumlu bir “gazete kişiliğinin” oluşamadığını ve medyanın eleştirilecek tek yönünün de bu olduğunu söylüyordu.

Diğerlerinden ayrılan Ekrem Dumanlı da, Devrim görüşüne katılıyordu: “kimlik bunalımı, en baş medya sorunudur.”

Biraz kurcalarsanız, benim MEME dediğim[3] medyamızın dejenarasyonuna jenerasyon farkından gelen bu bakış açısı farkı, aynı kapıya çıkmaktaydı: Genç köşe yazarları ve patron paraları ile her akşam Nişantaşı-Cihangir barlarında gençlik iksirleri içen orta yaşlı köşeciler ve neredeyse her köşe başındaki fırlama sağ ve sol zibidi köşe yazarı çocuklar ile medyada “devrimin hakkını” yiyen yaşlı duayyen ve kendi genç ama düşünceleri yaşlı Ekrem Dumanlı, aslında aynı şeyi söylüyorlardı: Medyayı patronlar çökertiyordu, çünkü bu köşelere çökenleri, “Türkçe” bilmeyenleri ve kimliksiz zibidileri ve gazeteleri kimliksizleştirenleri patronlar işe almamışlar mıydı?

Oysa ben tersini düşündüm hep ve yazdım. Medyayı çökertenler medya çalışanlarıdır. Onların büyük çoğunluğunu oluşturan köşe yazarlarıdır.

Geçen hafta, şu anda okuduklarınızı kaleme almak için eski yazılarımı okurken, bombalar patladı. Hem de, bir değil, “ikiz kuleler” gibi iki tane, üstelik tam göbeğinden konumuzla ilgili.
Aynı gün patlayan bu iki “kaçacak köşe bırakmayan” medyatik bombanın birincisi üç köşe yazarı arasında geçen bir olayın hava-iyat fişeklenmesiydi: Nuray Mert’in Akif Beki’yi, Ahmet Hakan için yazdığı bir köşe yazısı gerekçesi ile arkadaşlıktan azlettiğini açıklaması.

İkincisi ise, Ertuğrul Özkök’e saldıran, Aydın Doğan’ın yeğeninden damadı köşe yazarı Yiğit Bulut’un (kayınpederi Namık Kemal Zeybek’tir; Zeybek de Aydın Doğan’ın bacanağı), Doğan Grubu’ndan, köşe yazarı ve UNM Özkök’ün “ya o, ya ben” demesi sonucunda MEME’nin bir başka uzvuna geçtiği dedikodusu. (Bence hiç böyle bir şey olmadı, Ertuğrul böylesine bir ikileme sokmaz kendini, gustosu el vermez, Bulut’tan nem kapmamak gerekli, ama, köşe yazarlarının neden medyayı çökerttiğinin en ampirik kanıtı olarak güzel bir örnek-olay bu “gerçek” dedikodu.)

Bu iki medya bombasının bârikası altında, köşe yazarı Devrim haklı; köşe yazarı Dumanlı ise kül doğru.

Kendilerine köşe yazarı denmekten başka şöyle kendi halinde dört köşe bir zevk alamayan bu zevat (zerli zerdeli farketmez), bu iki örnek-olaydan da anlaşılacağı üzere, ne arkadaşlık, akrabalık “tanıyorlar,” gazeteye uğramıyorlar ki tanısınlar; ne de kimliklerini bir amiral kılıcı gibi gazete-teve izlerokurlarının böğrüne bastırıyorlar, yok ki, hepsi “süpermarket raflarındaki deterjan kutuları” gibi arz-ı endam ediyorlar aynı ama farklı farklı medya köşelerinde! Ne de birbirlerinden söz sakınıyorlar, çökkün hepsi. Hepsi de medyadaki patronlardan şikâyetçi.
Medyada sadece köşe yazarlarının ilgilendiren bu bombalar patlarken, kendisi ile büyük bir Kıvançla hercümerc Fehmi Bey boş durur mu, tek ortak noktamız olan Ertuğrul Özkök’e muhalefetini damat üzerinden, bomba gibi pek güzel bir gole çevirdi. Yiğit Bulut'un “içinde yeraldığı grubun yanlışlıklarını eleştiri konusu yaptığını” dillendiren (yazmadı, teve’de söyledi) Fehmi Koru, “[Yiğit Bulut] doğru da yapıyor. Söylediklerinin hemen hemen hepsi doğru. Bir internet sitesi araştırma yapmış, çıkan haberleri taramış. Açıyor bakıyorsunuz Yiğit Bulut'un içinde yeraldığı grubun [damat olduğu Doğan Grubunun] haberleri en fazla tekzip almış, yalanlanmış. Bulut bunları içeriden eleştiren bir ses olduğu için [Özkök’e] ters düştü” dedi.
Bu altı köşe yazarının sadece kendilerini ilgilendiren bu “cem’an cemaat” kavgaları, koca koca haber oldu Internet medyasında, neden MEME’de “haber değeri” bulamadılar, orası meçhul, oysa ki, kimliksel ve tanınmışlık ile siyasi kıvraklık ağırlıklarının habersel-değersel katsayıları korkunç, adeta lök gibi bu zevatın, hepsi birer medya ünlüsü. Hoş olan durumsa, bu ağırlıkları ile karşıt uçtaki uygulamaları, medyanın ne halde olduğuna ibretlik bir belge, değil mi Murat Belge?

Biri tevelerin vazgeçilmez aykırıksı kadınsı ama muhafazakâr akademik liberal mert sesi; diğeri Başbakan Erdoğan’ın basından sorumlu felsefeci eski başdanışmanı; öbürü MEME’nin amiral gemisinin vazgeçilmez hergele “doçent UNM’si” (bildiniz mi, bu UNM neyin kısaltması?); diğeri mahallelerden mahalle beğenmeyen muhafazak’arların dinsel-laik naif vicdanı; en sonuncusundan bir önceki de, Doğan Grubunun ulusalcı, global finansçı, az daha büyükşehir belediye başkan adayı olacakken olamayan damadı. Altıncısı ise tek kelime ile medyanın kıvancı ama, en son olduğu hali ile, Ertuğrul Özkök’e olan hıncının nereye yöneleceği ile ilgili tahminlerimizi alt üst edercesine, yiğit bir “ulusalcı” savunucusu. (İşte, olmadı bu, Fehmi Koru!)
Hepsinin, hayattan büyük kimliği var. Devrim ve Dumanlı haklı. Kimlikleri birbirlerini parçalaya parçalaya, “kimliksiz bir medya” ile karşı karşıya olmamızın silüetini haykırıyorlar suratımıza. Tezat bu ya, ille de şaşkınlık ve hayranlıkla çığlık atmamızı istiyorlar, onların, kayıkçı kavgalarını memleket sorunu haline dönüştürme belagatlarıyla bulamaçlı, ne içip, ne “def” ettiklerini okudukça, duydukça.

Benim ise çığlık atacak falan zamanım yok, keyfim yerinde: 2001’den bu yana ampirik olgulara dayanan MEME hakkındaki genel düşüncem, gün geçtikçe doğrulanıyor: Oraylı, Orallı (yok birbirinden bir farkı) ama memleketin genel durumuyla ve işçi-emekçi halkın büyük çoğunluğu ile oralı buralı olmayan medyayı çökertenlerin başında köşe yazarları geliyor. Zaten tüm UNM’ler de bu kategoride. Önceden, “yanlışlanabilir miyim” diye sorduğum Popperyen saniyelerim oluyordu ama artık eminim.

Yani, hep ve herkes tarafından medyayı bu hale getiren zerli-zevatın ilk sırasında suçlanan medya patronlarının ve ikincil suçlu olarak gösterilen, önüne ne konsa yiyen okur-izleyici güruhunun ve medyanın demokrasinin dördüncü kuvveti olduğu zehabına kapılmış giden, çoğu medyanın tehdit ve tahdit edilmiş tebâsı halindeki siyasetçilerin, medyamızın güvensiz, kârsız, arsız ve küstâh olmasında en ufak bir katkılarının bulunmadığını düşünmekteyim.

O nedenle rahatlıkla daha önce yazdığımı yineleyebilirim: Bu MEME’yi, 60’lı yıllardan başlayarak köşe yazarlığını bir meslek haline getiren Çetin Altan ile İlhan Selçuk ve onlardan sonra, Özallı liberasyon martavalı yıllarından başlayarak, bu, Orhan Boran’ın Yuki’si gibi karınlarından konuşan köşeci yazıcılarının (siz “köşe yazarı” diye okuyun [4] ) sayılarını bine yaklaştıran Ertuğrul Özkök ve Zafer Mutlu çökertmiştir. [5] Şaka yapmıyorum.
Medya tam anlamıyla çökmüştür. Köşe bucak bize saklanacak delik bırakmadan durmadan atılan medyatik bombalarla hep daha fazla çökmektedir.

Ancak, bu çöküntüyü hiç umursamayın ve umutsuzluğa kapılmayın. Karl Marx’ın “[medya] müsveddelerinin geveze tüccarları” [6] diye tanımladığı köşe yazarlarının çökerttiği medya ile hiç bir halk, hiç bir ülke çökmez. Ne dünyada, ne de Türkiye’de.

Ayrıca, medyanın çöküşünden bize ne? Medyada çok kapsanan, az oy alıyor ve çökertenlerin paralarını patronlar veriyor. İhaleyi ve parayı verip de, düdüğü çalamayanlar düşünsün. Biz eğlenmemize bakalım.

[1] Bu yazı, Medyaya Düşman Yetiştiriyorum (Karakutu Yay., 2003) adlı kitabımda da var.
[2] Salyangoz Yay., 2008.
[3] MEME, Mainstream Media, Merkez Medya, Migros Medyası, Müptezel Medya, Muhip Medya, Münafık Medya, Malum Medya, Melun Medya, Manipülatif Medya, Mankafa Medya, Marduk Medya, Melanetli Medya, Mal Medya gibi, bizim medyaya ne diyorsanız, akroniminin Türkçe okunuşu. İngilizce EMEM de diyebilirsiniz.
[4] Çok az ülkede benzer örnekleri vardır bunların, Türkiye’de sadece yazmazlar, konuşurlar da.
[5] Nasıl çökerttiğini ise kitaplarımda yazıyorum, öğrencilerime anlatıyorum, on yıldır.
[6] Karl Marx, Kölnische Zeitung, sayı 179, 1842; Din Üzerine, (Çev: Kaya Güvenç), Sol Yay., 1976, s: 28, içinde. Orjinal metinde, köşeli parantez içindeki kelime [gazete].

Ltf. Tıklayın: http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1245845280&year=2009&month=06&day=24

19 Haziran 2009

 
TELEVİZYONUN SİHİRLİ KUTUSU: “RATING”

Prof. Dr. Veysel Batmaz

(Bu yazı, kesilmiş bir biçimde, Zaman gazetesinin 18 Haziran 2009 tarihli sayısında yayınlandı. Ltf. Tıklayınız: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=860206&title=yorum-veysel-batmaz-)

Televizyon, gösterdiği “gerçekliğin” frekanslardan gelen elektromanyetik dalgalarla ekrana nasıl yansıdığını anlamayanlar için “sihirli bir kutu”dur, oysa bu sihirli kutunun bir başka sihirli kutusu daha vardır; gündelik dilde “rating” adıyla anılan, teknik dilde “people-meter” denilen ve Türkçe ifade ile “insan ölçer” kutusu. İşte bu kutunun ürettiği sayısal verilere verilen ad olan “rating” son günlerde epey tartışılır oldu ve Türk televizyon dünyasının “amiral gemisi TRT” konuya el attı ve durumu yargıya taşıdı.

İddia edilenler doğruysa, rating verilerini ölçmekle yükümlü AGB şirketi, kullandığı örneklemlerle oynanarak, coğrafi olarak en fazla vericiye sahip, dolayısıyla sıradan bir mantıkla diğer televizyon kanallarının kapsanmadığı yerleri de dahil edersek oldukça yüksek bir rating alması mümkün olan TRT televizyolarının ratingleri üzerinde türlü çeşitli yoldan yapılan “sahtekârlıklara” ve “manipülasyonlara” yeterli ve bilimsel kontrol yapmayarak, ses çıkarmamakta ve hatta o manipülasyonlara bizzat kaynaklık teşkil etmektedir.

2003 yılında benzer bir iddiayı, o zamanlar Uzanların gazetesi ve televizyonu olan Star’da ben de yazılı ve sözlü olarak dile getirmiş ve o zamanın denetçisi A.A.Bir tarafından (aynen bugün TRT’nin AGB’ye yaptığı gibi) mahkemeye verilmiş ve sonuçta aklanmıştım. Ratingler konusunda, aynı anda hem denetmen, hem yönetmen, hem yönetici ve hem de bilimsel (!) hakem olan bu kişiye karşı, karşı tazminat davası da açmamıştım.

Yine bundan altı ay kadar önce Zaman’da iki gün üst üste yayınlanan bir Nuriye Akman ropörtajında da, yine aynı sorunlara değinmiştim. A.A.Bir adlı kişi de, bu ropörtaj vesilesi ile, Bugün gazetesinde hakkımda kendi “sirkatini söyler” gibi bir hakaret yazısı yazdı. Ben onu mahkemeye verecek değerde yine bulmadım. (Konunun benimle ilgili bölümü bu kadar değil ancak burada fazla yer vermeye niyetli değilim.)

Medya ve reklamveren temsilcilerinden oluşan TİAK’ın (Televizyon İzleme Araştırması Kurulu) denetiminde ratingten sorumlu AGB şirketine karşı yönetilen bir çok suçlamanın tarihi daha da eskilere gider. Bu örnekler, televizyonun sihirli kutusu ile ilgili bugünlerde ve teknik olarak her zaman geçerli olan kuşkuların ve bu bilimsel denilen veri toplama (kabaca televizyon izleyicilerinin kaç kişi olduğuna dair alan araştırmasının) sosyal-ekonomik-teknik-epistemolojik yönlerine dair belli başlı kanıtlardır. Örnek-olayların aşağıda okuyacaklarınızla sınırlı olmadığını da belirteyim:

“RATING” SAHTEKÂRLIĞI ÜZERİNE TÜRKİYE’DEN ÖRNEK OLAYLAR

“REYTİNGLERDEKİ OLAĞANÜSTÜ DEĞİŞİMLERLE İLGİLİ ŞOK İDDİA TARTIŞILMAYA DEVAM EDİYOR !”: “Hortumcular şimdi de televizyon izlenme ölçümlerine dadandı. Bir AGB görevlisinin, küçük kanallardan kırptığı reyting paylarını ciddi paralar karşılığı büyük kanallara eklediği iddia edildi. Yıllardır sektörde üst düzey yöneticilik yapan ve kimliğini açıklamayan bir şirket yöneticisi, Show TV Genel Müdürü Saner Ayar'ı arayarak, "AGB Nielsen'in bilgi işlem biriminde çalışan bir kişi, ciddi paralar karşılığında, küçük kanallardan kırptığı reytingleri, bazı büyük kanallara yönlendiriyor" iddiasında bulundu. Aynı yönetici konuyla ilgili olarak bir bankada açılan hesapları ve yatırılan paraları da ihbar etti.”

Bu alıntı, 8 Mart 2007’de Internet’te çıkan bir haberden. Konunun duayeni benimle mahkemelik olan kişinin (denetçi-yönetici A.A. Bir’in) 2007’deki yukarıdaki durumla ilgili açıklamaları ise şöyle:

RATING SAHTEKÂRLIĞI İLE İLGİLİ, AGB’NİN ESKİ DENETÇİSİ ALİ ATIF BİR'İN ANALİZİ: “AGB'nin, IT bölümünün başındaki kişi kanalları arayıp "elimde rating kırpıntıları var ister misiniz?" diyormuş. Sonra da hesabına para geçince "rating kırpıntılarını" o kanala yüklüyormuş. Olayı SHOW TV Genel Müdürü Saner Ayar ihbar etmiş. Öncelikle böyle bir şey olabilir mi ona bakalım. Önce kaç çeşit "rating kırpıntısı" var, onu çözümleyelim. Bildiğiniz üzere Türkiye'deki ölçüm cihazları dakikada bir ölçüm yapıyor. Türkiye'deki Tuşa basılıp frekans (kanal) seçildikten sonra ölçümün o frekansın (kanalın) hanesine artı puan yazılması için o frekansta en az bir dakika kalınması gerekiyor. Diyelim ki Show TV'yi 1 dakika 05 saniye izlediniz. Sonra zap yapıp Kanal D'yi 35 saniye, ATV'yi 40 saniye, TRT 1'i 10 saniye, Flash TV'yi 20 saniye izlediniz. Sonra Star'a geçip 1 dakika 30 saniye orada kaldınız. Aradaki 1 dakikadan düşük izlemeler ne oluyor? Yani kırpıntılar? Ölçüm sistemin gereği hepsi ilk izlenen kanal Show TV'ye "izleme" olarak yazılıyor. Bu "kırpıntıların" teknik olarak başka bir kanala yüklenmesi mümkün değil. 15 saniyede bir ölçüm yapan cihazlara geçilmekle, ki bu tür cihazlar var, daha "adil" bir ölçüm sistemine kavuşulabilir. Sanırım TİAK bu konuyu önemsemediği için şimdiye kadar herhangi bir girişimde bulunulmadı. İkinci "kırpıntı" tanımlanamayan frekanslar. AGB bir evi seçtiği zaman, o evin televizyonuna müdahale edip kanallarıyla oynamaz. Kanal frekanslarını düzeltmez, kanalları sıralamaz. Sadece frekans kontrolü yapar. Buna rağmen son ölçümlerde izlenen ama daha önce bir yere atanmayan, hangi kanala ait olduğu belli olmayan frekanslar ortaya çıkabilir. Bu frekanslar da "kırpıntı" olarak adlandırılabilir. Ne olur bu kırpıntılara? Bir kanala atanmaz. Ama istenirse... Ara bir yazılımla çok rahatlıkla istenen kanala yönlendirilebilirler. Bunların dışında bir de AGB ölçümlerinde "diğer" kategorisi vardır. İrili ufaklı ölçülen, tanımlı ama para vermedikleri için raporlanmayan yüzlerce kanal. NTV ve CNN'de bu kanallar arasında. Bursa'nın, Eskişehir'in, İzmir'in yerel kanalları da. Buradaki ölçümlerden bazıları da istenirse yine ara bir yazılımla istenen kanallara yönlendirilebilirler. Ancak sözünü ettiğim yönlendirmeler AGB'nin geçmiş kayıtları incelendiğinde, ratingler yeniden üretilip raporlarla karşılaştırıldığında manipülasyon var mı yok mu pekala ortaya çıkarılabilir. AGB bu olayda "kayıtlarımda böyle bir şey yok" diyor. AGB'ye inanılmıyorsa varolan denetçiye ya da bağımsız bir denetçiye tekrar kayıtları inceletmek gerekir.... Özellikle de "ratingi" dönem dönem düşenler, patronlarına düşen ratinglerin hesabını verirken kanıt göstermek için başlıyorlar bas bas bağırmaya.. Henüz kanıtlayan çıkmadı. Tanrılar kurban istedi, Başak yapım da günah keçisi olarak töre cinayetine kurban edildi. Hepsi o... Rating ölçümleri Türkiye'nin geleceğini belirliyor. Ama kanıtlanmamış iddialar sisteme ve ölçümlere zarar veriyor. Devletin düzenleme yapması şart. Bakın hükümetin demiyorum devletin diyorum. Devletin rating ölçümlerine el koyması yasa çıkararak TİAK benzeri, Rekabet Kurulu gibi "özerk" bir kurulu devreye sokması ve rating sistemini denetlemesi şart, şart, şart... Ne yazık ki artık devlet düzenlemesi şart!”

Söylediklerinin tamamı doğru. İçinde bulunduğu hezeyanı şekle ve duruma göre ayarlaması ile ünlü olduğu söylenen bu zat, AGB denetçisi-yöneticisi iken, “aman bu işe devlet karışmasın” diye bağırıyordu. (Bkz: RTÜK Toplantıları Tutanakları) Benzer bir serzenişi, 6 Haziran 2004 tarihinde, RTÜK eski başkanlarında Fatih Karaca da dillendiriyor:

RTÜK BAŞKANI FATİH KARACA: REYTİNGLER GERÇEK DEĞİL... REYTİNG İŞİ TİCARİ ŞEKİLDE YÜRÜTÜLÜYOR.”: "Bizde bu iş, reklam ajansları, reklam verenler ve televizyon kuruluşları arasında tamamen ticari şekilde yürütülüyor. En azından yeni bir düzenleme ortaya koyulmadığı sürece, biz bu sonuçlara şüpheyle bakmaya devam edeceğiz. Reklam pastasını ve piyasayı belirleyen izlenme raporlarının gerçekleri yansıttığına inanmıyorum.”

24 Mart 2005 tarihinde yayınlanan bir TRT araştırmasına göre ise, gerçek durum, AGB’nin bildirdiği ratinglerden çok farklı:

“TRT'NİN ANKETİNE GÖRE EN ÇOK TRT İZLENİYOR”: “TRT'nin AGB'ye alternatif olarak yaptırdığı 'en çok izlenen kanal' araştırmasının sonucu açıklandı. TRT'nin sitesinde yayınlanan haberin detayları şöyle: 31 üniversiteden 40 bilim adamı, 30 ilde 4 bin 353 kişiyle görüştü ve gerçek ortaya çıktı: "Türkiye'nin en çok seyredilen televizyonu ,TRT " Yani iddiaların aksine, "reyting", Türk halkının seçimini yansıtmıyor, seyirci “TRT diyor!””

TEKNİK-EPİSTEMOLOJİK “RATING” SORUNLARI

Rating ölçümlerinin, yukarıda üç örneğine yer verdiğim, zaman zaman medyaya yansıdığı biçimiyle, Türkiye’deki sosyal ve ticari ulusal sınıntılarının yanısıra, televizyonun sihirli kutusu dediğim, “people-meter” cihazlarının ampirik (gerçek) veri elde etme açısından epistomolojik sorunları da var. Bu konu ise, A.A. Bir’in yukarıda alıntıladığım itirafları ve bilimsel olarak, “ölçüm cihazlarının-people-meter”ların yerleştirildiği hanelerin sayısı ve yapısının (araştırrma örnekleminin) ötesinde, verilerin işlenmesi sırasındaki bilgisayar hilelerine varabilecek yetersizliğin ikrarı da dahil, hiç kimse tarafından, Prof. Dr. Ümit Atabek dışında henüz dilendirilmemiş durumda. Şimdi Prof. Ümit Atabek’e kulak verilim:

“İzleyici kimdir sorusunun en yalın cevabı "sunulan içiriği izleyendir" şeklinde olabilir. Bu kişi çeşitli sosyo-ekonomik göstergeleriyle bir insandır. ‘Bu izleyicilerden kaç tanesi belirli bir içerik sunumunu izlemektedir?’ sorusuna verilecek her hangi bir cevap, bu izleyicilerin hâla birer insan olduğu gerçeğini dıştalayamaz. Dolayısıyla da bu tür bir soruya cevap verebilmek için tasarlanan her hangi bir araştırmanın, metodolojik olarak kaç "insan" sorusunu cevaplayacak bir tasarım olması gerektiği unutulmamalıdır. Bu metodolojik sorun için "people-meter" cihazı, adına karşın tipik bir örnek oluşturacaktır. People-meter kutusu, insan izleyiciyinin kaç kişi olduğunu ölçmez, bunun yerine izlendiği kabul edilen televizyon alıcısındaki “ tunerin” hangi kanalda olduğunu tesbit ederek “bu kanallara tune edilmiş kaç televizyon alıcısı olduğu” ölçülür. Hatta tam olarak ölçülen, hangi kanala "tune" edildiği dahi değildir. Örneğin AGB tarafından geliştirilen TVM2 model peole-meter televizyon alıcısının tunerine takılan bir "sonda" aracılığı ile belirli bir frekansa (dolayısıyla da kanala) ayarlamak için gerekli olan voltajı ölçmektedir. Voltaja ilişkin veri belirli bir kanala ilişkin program verisi olarak kabul edilmektedir. Halbuki her bir televizyon programı değişik kanallardan yayınlanabilir ve televizyon cihazı sahipleri değişik değişik programları değişik kanallarda "hafızaya" alabilir. Ayrıca bir televizyon programı, vericilerinin yayın frekanslarını çeşitli nedenlerle değiştirebilir. Bu sorunları çözmek için geliştirilen ve tunerin de people-meter içine dahil ederek kanal seçiminin people-meter aracılığıyla yapılması yöntemi ise, televizyon izleyicilerinin alışkanlıklarına müdahale olarak değerlendirilmiş ve denetim kuruluşlarınca tavsiye edilmeyen bir teknoloji olarak belirlenmiştir.”

İşte tüm mesele buradadır. Örneklemin yarattığı temsiliyet hatalarının ve art niyetli ticari kişilerin “veri alma ve işleme” sürecindeki suç fillerinin çok ötesinde, “rating”in, teknik olarak, “kaç adet ve hangi tür insan kanalı izliyor” ile yakından uzaktan ilişkili olmamasıyla, belki de en temel olarak asıl bu yönü ile sorunludur.

Ayrıca, örneklemdeki hanelerin, people-meter cihazları konusunda eğitilmeleri ve bu hanelerdeki cihaz kutularının, “doğru” frekansları ölçmeleri ile ilgili teknik müdahale, bir çok televizyon kanalının ve belediyenin ülkenin örneklem ailelerini de kapsayan bir çok yöresinde sürekli olarak çok çeşitli nedenlerle vericilerinin frekanslarını değiştirmeleri nedeniyle oluşabilecek hata payını yok edemez. Örneklem içindeki hanelerin sürekli olarak bu yeni değişikliklere göre tanımlanmaları gereklidir ve bu da frekanslarla oynamaların, RTÜK’ten bile “gizlenerek” yapılması nedeniyle, imkansızdır. Bu durumdaki teknik bir sorunla ilgili olarak, örneklem içinde sadece, diyelim beş hane olsa, bu tüm nüfusta yüzelli bin küsur televizyon izleyicisi demektir ki, bu da yüzde (.3) “rating” (oran) puanı eder ve bazı durumlarda bir programın bir başkası ile değerlendirilmesinde önemli bir sıra farkı yaratabilir. Bu yazıda hiç değinmedik ama, bu tür sorunların yaratacğı sıralama farkları “share” (pay) puanlarında daha fazla puana tekabül ederek, asıl reklamveren için çok daha değerli olan “share” ölçümünü ve sıralamasını çok daha fazla hatalı olarak etkiler.

Bütün bunların üstünde konu ile ilgili bir de, epistemolojik sonuçlar yaratan terminolojik bir sorun vardır: Ratinglere genellikle “Television Audience Ratings” deniliyor. İngilizcede “Audi-ence” dinlemekten geliyor ama “seyredeni” de kapsıyor. Dinleyerek ya da seyrederek iki ayrı izleme mümkün olduğundan biz bu ölçümlere Türkçede “izleyici ölçümleri” diyoruz. Garip ama İngilizcesi yetersiz-yanlış, Türkçesi doğru tek iletişim kavramı da bu galiba. Dolayısıyla “İzleyici Ölçümü” terimi doğru; TV Radyo, Internet, Film, Video, Ses Keseti, hepsini kapsıyor. Ancak, İngilizcede bir de “viewer” kavramı var. Seyreden anlamında. TV ölçümlerine “Viewer Ratings” de deniliyor. Bu tür terminolojik adlandırmaların, bilimsel veri toplama düzeyinde, Prof. Dr. Ümit Atabek’in değindiği epistemolojik sorunlara varması kaçınılmaz. Televizyonda “seyreden” ile “dinleyen” arasında fark, gündelik dilden ayrı olarak, o kadar önemli ki, bir çok durumda bu farkın bilenebilmesi, “reklam yapımının/üretiminin ve hedef kitlesinin” yeniden gözden geçirilmesine kadar uzanan sektörel derin sonuçlara gebe.

RATING SORUNUNA ÇÖZÜM VAR MI?

1992’den bu yana TİAK tarafından denetlenen, AGB-Nielsen şirketi, rating’i, şu anda 59 milyon kişiyi temsil ettiği varsayılan 2500 kadar haneye 3682 cihaz (people-meter) yerleştirerek, karadan, kablo ve uydu televizyon yayınlarının tamamını, 25 küsur şehirde ve 25 küsur ilçeye dağılmış durumda farklı yaş ve sosyal konumlardaki aile bireylerinin televizyon izlemelerini kayıt ederek, telefon hattına takılı basit bir modemle ana merkezdeki bilgisayarlara aktararak ölçüyor.
Şu anda dünyada kullanılan, Türkiye’de sosyal ve ekonomik olarak eleştirilen fakat teknik düzeyde de epistemolojik sorunları olduğunu gördüğümüz “televizyon izleyici ölçümü” (rating sistemi) hataları ile (ne yazık ki pek sevabı yok) AGB’nin de uyguladığı bu sistem.

Bu tür ölçüme (people-meter ile ölçüme) aktif ölçme diyoruz. Yani izleyici ölçüldüğünün farkında olarak ölçme işini yapıyor fakat ölçülen aslında izleyici değil, frekansın kendisi halinde (voltajının ölçülmesi olarak) verileştiriliyor. Bu nedenle, televizyon izleme ölçümlerinde, pozitivist-ampirisizmde varolduğu ve kavranabildiği kadarıyla, olgudaki içkin bilginin çıkartılması sorunsalı açısından “pasif ölçme” (izleyenin ölçüldüğünün farkında olmadığı) tekniklerine geçilmedikçe sorun hem yukarıdaki Türkiye örneklerinde gördüğümüz gibi, “verilerin manipülasyonu” ve örneklem temsiliyeti yetersizlikleri açısından, hem de, yine Türkiye’de duayyen rating denetçisi A.A.Bir’in de itiraf ettiği “kırpıntıların” ne olduğuna dair teknik sorunla ve epistemolojik olarak gerçek izlemeyi saptamak açısından çözülemez.

Ev içi pasif ölçümde (digital platform ölçümleri, tv setindeki gizli kamera ile durum saptama, vs.) veya hane halkı dışı pasif ölçmelerde (kahvehaneler, kantin, bekleme odaları, ofisler, vs. veya taşıt içi ve sokakta izlemelerde) laser yöntemi ile ekranla gözün temasının ölçülmesi işlemi yapılmadığı sürece, ki bu ölçümlerin de hata payı yüksektir, aktif ölçmeden doğan hatalar hep olacaktır. Ayrıca, rating tartışmaları ve hileleri üzerine hafızamızı tazelerken gördük ki, bu teknik-epistemolojik hataların yanısıra, Türkiye’de, “veri aktarımında” ve “veri işlemesinde” yaşanılan kastî hatalar da mevcuttur. Tüm bunların örneklem seçilmesi ile giderilebilir kısmı olduğu halde, ki Türkiye’de eksik ve yanlış tartışılan temel olarak bu, ayrıca etik değerlerin pek işe karışmadığı pasif ölçümleme tekniklerinin de kullanılması gereği ortaya çıkmaktadır. “Taşa baktığımzda atom’u görseydik, bilime ihtiyaç yoktu” diyen Marx galiba sorunun hem insanî, hem de teknik boyutlarını sergilemiş durumda.

SORUN SADECE “RATING” DEĞİL; İLETİŞİMİN “MEDYATİK” YAPILANMASI VE BU YAPILANMANIN AMPİRİK ANALİZİ SORUNUDUR

Özetle, ulusal bir kültürün yaratılması ve kültürel olarak davranış kalıplarının geliştirilmesinde en önemli araç olan televizyonunu “rating” denilen sihirli kutusunu açtıkça içinden kimbilir neler çıkacak? Neler çıkacağını biraz olsun bilebilmek için, son olarak, George Gerbner’in bir sözüne uzunca yer vermem gerekiyor:

“1930’lardan bu yana, özel şirket ve hükümetlere bağlı çeşitli komitelerin, meclis soruşturma ve araştırma komisyonlarının ve vakıf destekli bilimsel proje çalışmalarının ortak sesi, medyanın performansını ve etkilerini gözlemek için hiç durmadan çağrıda bulunmak için çıkmıştır. Fakat bunların hiç biri, bu işin nasıl yapılacağını veya bilimsel amaçlar ve kamu politikaları için ne kadarının yapılmasının uygun olacağını ve bilimsel sınırları seslendirmemişlerdir. Bu nedenle, kültürel hayatın içinde en yaygın bir biçimde paylaşılan mesajların kitlesel üretim ve dağıtım sistemi içindeki gerçek yapısı, en son durumu ve gelecekteki yönelimleri ile ilgili bu kadar az güvenilir, bu kadar az sistematik, bu kadar az derli toplu ve bu kadar karşılaştırma yapılmamış enformasyonla temel kamusal politikaların oluşturulması başka bir toplumsal konuda rastlanılmaz.
Bu alanda sonuç verici politikaların oluştuğu ve modern hayatımızın dokusunda kültürel politikaların ekonomik, sağlık ve askerî politikalarla eşdeğer olduğu ile ilgili gerçeği sadece belli belirsiz olarak, algılamaktayız. Soyut bir “sansür” kavramlaştırması her türlü kitle üretiminin yönünün, içindeki engellerin ve yaptığı denetimlerin gerçeklerini çarpıklaştırır. Başka zamanlardan ve coğrafyalardan çıkarsanmış biçimsel estetik kategoriler, sosyal işlevleri, ilişkileri ve iktidarı, ki bunlar kültürel politika süreçlerinin tam kalbinde yatar, görmezlikten gelir.


Kentsel toplumlardaki hayatı tanımlayan kitlesel olarak üretilmiş mesaj sistemlerinin bileşimleri ve yapısındaki eğilimler hakkında çok az şey biliyoruz. Bu sistemleri bütünleştiren ve yapılandıran kurumsal/şirketsel süreçler hakkında bildiklerimiz de daha fazla değil. Bugüne kadar yapılmış araştırmaların neredeyse tamamı, bireylerin bu mesaj sistemi içinde ve ona karşı nasıl yanıt oluşturdukları, ne tepkide bulundukları ve özel durumlarda nasıl davrandıkları ile ilgili olduğundan, ortak kültürel bağlamın dinamikleri hakkında bize çok az şey söylüyor.

İktisatçılar, insanbilimciler ve diğer sosyal bilimciler kültürel farklılığın ve çeşitliliğin ölçülebilmesi için incelemeler yapmaktadır. Şiddet, uyuşturucular, grup ilişkileri, nesillerarası çatışmalar, sosyal hastalıklar, eğitim, sağlık gibi toplumsal konulara duyarlı yurttaşlar, kendi konum ve taraflarını desteklemek için “kültürel eğilimlere” işaret etmektedirler. Ancak, hiç bir olgu için inandırıcı bulguya sahip değillerdir.

Eğitimciler, günümüz hayatına içkinleşmiş olan, her satılabilir mala karşı geliştirilebilen mecburiyet hissinin sonuçlarına artan bir merak duyuyorlar. Anında doyum sağlayan tüketici pazarlarının kültürleşmesi hasadını biçiyoruz. “Şimdi tüket, sonra öde”, boş vaatlerle örtülü sağlıklı sabırsızlığın ya da bencilik ve sorumsuzluk reçetesi midir?

Bu konularda toplumdaki her müktesep hak bir iddia seslendirmektedir. Genellikle iki kategori içindedirler: Birincisi, politik müşterilerinin kalbindeki en mutena sorunlara duyarlı politik bir örgütün veya kişinin sesi. İkincisi, sanayi ve iş dünyasının müşterileri adına konuşan medyanın sesi. Ortada olmayan ses, karar vermede ve politika oluşturmada, toplu ve süregiden gerçekçi bir temeli inşa edecek olan bağımsız bilimcilerin ve araştırmacıların üçüncü sesidir.”

SONUÇ
Çağ, iletişimin her yerde ve her an ve herkesle yapılabildiği bir hale gelmesine karşın, yine de kitlesel iletişim hâla başat bir durumdadır.

TRT, “rating” üzerinde oynanan oyunları yargıya götürmekle doğru bir başlangıç yapmıştır. Konu aslında RTÜK’ün de konusudur. Ayrıca, konu tüm olarak “elektromanyetik yayın” yapan tüm sektörlerin toplam sorunudur. RTÜK yeterli değildir, Türkiye’de, FCC türünden bir üst idare kurulmadıkça da, durum bu karmaşa içinde kalmaya mahkumdur. Reklamverenlerin de konu ile doğrudan ilişkileri vardır ve aslında, Türkiye’de rating üzerinde kopartılan yaygaranın aslı astarının birileri tarafından yine medya malzemesi haline getirilmesi ve medya içine gömülmesi ironisinin çok ötesinde, rating temelde ve çok kesin olarak, bir reklamveren-yayıncı meselesidir. Üçüncü kişileri ilgilendirir ancak pek bağlamaz.

Ama bu sorunların çok ötesinde, sağlam, aklî, kılavuzluk yapan ve eğlenceli bir medya için, sihirli kutunun sihirli kutusu “rating” tartışmasının temel olarak alınacağı ama çok daha geniş bir ulusal iletişim tartışmasının başlatılacağı, Gerbner’in çağrısını yaptığı, medyanın ve telekomünikasyonun temelini anlayacak ve anlatacak üçüncü bir sesin, “bilim sesinin” çıkması gerekmektedir.

Arşiv/Archives

07/10   07/17   07/31   08/07   08/21   08/28   09/11   03/26   12/03   01/07   07/27   06/14   06/21  

This page is powered by Blogger. Isn't yours?